Saatlerce aynı yere bakmana, dalıp gitmene sebep olan derdi kime, nasıl anlatacaksın? Bir söz, aylarca kafanda döner durur. Bir sıkıntı yüreğinin hep ortasında… Ancak hemen yıkılma. Şu hadise bir kulak ver;

"Müminin durumu ne hoştur! Her hali kendisi için hayırdır. Bu durum yalnız mümine mahsustur: Başına sevinilecek bir hal gelse şükreder, bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı gelse sabreder, bu da onun için hayır olur."[1]

İman, sen ne güzel bir şeysin; içine girdiğin her şeyi güzelleştirirsin. Sen olmadığında ne şükürden ne de sabırdan ecir alırız. Salih amellerden sevap alabilmek yalnız mümine mahsustur.

Müminler, hayatın kendilerini daralttığı, nefeslerinin kesildiği o anlarda bu müjdeyi asla unutmasınlar. “Sabredersem bana ecir verecek hatta cennet verecek Rabbim var” desinler.

Sabredenlere x2!‎

‎Yüce Allah, hiçbir zaman yolun kolay olacağını söylemedi. Ama dedi ki: 

“Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir."[2]

“İşte onlara sabretmelerinden ötürü mükâfatları iki kat ‎verilecektir.”[3]

Sabır, Müslümanın yol azığıdır. Sabır, amelleri sürdürülebilir kılar! Sabrı olmayan ise pes eder, amelini yarım bırakır. İşte bu yüzden sabredenlere mükafat çarpı iki verilir. Çünkü onlar sadece yapmadılar, devam ettiler. Zorluklara, nefislerine ve çevrelerine rağmen…

İşte bunlar Allah katında çok değerlidir. Sabır, insanı sıradan bir mümin olmaktan çıkarır, onu Allah’a yakın, istikrarlı ve örnek bir kul haline getirir.

İbn Kayyım (rahimehullah) şöyle dedi: “Sabır, kulun Allah’a olan sevgisinin en açık göstergesidir.”

Cennetin ne hoş yerleri ve sakinleri vardır. Siz hiç sıkıntılı, korkulu rüyalardan sonra uyandığınızda yıkılıp gittiğiniz, ağladığınız oldu mu? Genelde insanlar korkulu rüyalardan uyandıktan sonra “oh be rüyaymış” diyerek sevinirler. Çünkü olan bitenin gerçek olmadığını uyanır uyanmaz anlarlar.

İşte bu dünya tam da böyle bir rüya misalidir. Öldüğün an, asıl uyanışın başlayacak. Hele ki yolu cennete düşen bir mümin için, dünyada çektiği tüm o "dev gibi" dertler, uyanınca unutulan silik bir rüya gibi kalacaktır.

Sara hastalığından kurtulmak için Nebi’den (sav) dua isteyen o kadını hatırla... Efendimiz ona; "İstersen dua edeyim iyileş, istersen sabret sana cennet var" buyurduğunda kadının o koca derdi bir anda kuş tüyü gibi hafiflemişti. Çünkü hedef cennet olunca acının rengi değişir.

Cenneti düşününce acılar hafiflemez mi? Bu hadiste, derdinden gönüllü bir şekilde kurtulmak istemeyen kadının kıssasını okuyoruz. Subhânallâh! Sonucu görünce hastalık ona sevimli geliyor.

Kul, uğradığı hastalık karşısında Allah’a hamd ederse büyük bir mükafat alacaktır. Kudsi bir hadiste "Kul hastalandığı zaman Allah Teâlâ ona iki melek gönderir ve onlara 'Gidin bakın, kulum yardımcılarına ne diyor bir dinleyin!' der.

Eğer o kul, melekler geldiği zaman Allah'a hamdediyor ve senalarda bulunuyor ise onlar bunu, her şeyi en iyi bilmekte olan Allah'a yükseltirler. Allah Teâlâ, bunun üzerine şöyle buyurur:

'Kulumun ruhunu kabzedersem onu cennete koymam kulumun benim üzerimdeki hakkı olmuştur. Şayet şifa verirsem onun etini daha hayırlı bir etle, kanını daha hayırlı bir kanla değiştirmem ve günahlarını da affetmem üzerimde hakkı olmuştur.'[4]

Bir Kere Bakmak Yeterli!

Mutluluğun sırlarından biri de insanın endişelerini hatırlamadan önce nimetleri hatırlamasıdır. Bir hadisi hatırlamak da nimettir. Nebi (sav) şöyle buyurdu:

“Cehennemliklerden olup dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme bir kere daldırılır. Sonra ‘Ey âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu?’ denilir.

O kişi: ‘Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim’ der. Cennetliklerden olup dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır. Ona da: ‘Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi?’ denilir.

O kişi de: ‘Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim’ der.”[5]

İşte dünyada en büyük sıkıntıları çekmiş kimsenin, cennete bir kere daldırılması ile unutacağı şaşkınlık! “Çok sıkıntı çektim ama sonunda güzelliklere kavuştum” demiyor. Hiçbir sıkıntı çekmediğini itiraf ediyor. Fakir olabilir, çaresiz hastalıklar içinde boğuşabilir, fark etmez. Cennet, geçmişin acılarını silecek kadar yoğundur, kalıcıdır.

Kimileri itiraf edip dediler ki: “Allah beni birçok kez hak etmediğim zamanlarda bile kurtardı.” 

Ya peki bizi?‎ Rabbimiz, kim bilir bizi kaç defa dertlerden kurtardı? Mutlu olabilmek için nimetleri görmeli ve itiraf etmelisin.

İnsanoğlu acelecidir; dert geldiğinde hemen gitmesini, dua ettiğinde hemen karşılık bulmasını bekler. Beklentisi karşılanmadığında ise ruhu daralır. İnsan ne zaman stres yapar?

İşlerin kontrolden çıktığını sandığında...

Halbuki işler hiçbir zaman yolundan çıkmaz. Her şey Allah’ın kontrolü altındadır. Bir yaprağın düşmesini bile bilen Rabbin, senin kalbinin durumunu bilmez mi? Hayatından nelerin eksildiğini bilmez mi?

Senin olan seni bulacaktır; sen ondan kaçsan bile

Senin olmayana ise asla ulaşamazsın, peşinden koşsan bile

Musa (as) gibi davran, diğerleri gibi değil! Onlar da içine düştükleri darlıktan şikâyet ederek “Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da eziyete uğratıldık” demişlerdi. Ancak cevap, ilahi bir vaat ve büyük bir sorumlulukla geldi:

(Musa:) 'Umulur ki, Rabbiniz ‎düşmanınızı helak edecek ve sizleri yeryüzünde ‎halifeler (egemenler) kılacak, böylece nasıl ‎davranacağınızı gözleyecek' dedi.[6]

Kaldırabiliyor olmak, ağır gelmediği anlamına gelmez. İmtihan zorlayacak ama kulun kaldıramayacağı bir yükte olmayacak. Yüce ‎Allah, kurtuluşu vaat eder ama kurtuluştan sonra nasıl davranacağımızı da bir imtihan olarak önümüze koyar.

Ey Müslüman! Bu imtihanın içinde hepimiz varız ve dertler hepimize gelmektedir. Yüce Allah, her durumda bizlerin nasıl davranacağını gözlemektedir.

Dertlenme! Budanmamız lazımdı, budandık her ağaç gibi.

Olgunlaşmamız, tecrübe edinmemiz ve Allah’a yakınlaşmamız önemlidir. İmtihanlara sabredersek derecemiz de yükselecektir.

Bu çetin yolda yanınızda kimlerin durduğuna dikkat edin! Zira umutsuz kimseler, dünyaya karamsar gözle bakarlar; çevrelerine sadece korku, stres ve ümitsizlik aşılarlar. Bu zehirli hava, farkında olmadan kişiyi Allah’a karşı sui zan beslemeye, O’nun rahmetinden şüphe etmeye sürükler. Bu manevi tuzaktan sakının!

Oysa hakiki müminler, zifiri karanlıkta bile Allah'ın kudretini ve yardımını yakînen hissedenlerdir. Onlar, en dar geçitlerde bile “Rabbim beni çaresiz bırakmaz” diyerek sarsılmaz bir kale inşa ederler. Bilin ki, Allah’ın yolunda izzetle ilerleyenlere O’nun yardımı hak ve yakındır. Ey mümin kullar! Yeise düşmeyin, müjde yakındır.

Harun Reşid bir gün ulemayı toplayarak: “Bana öyle bir şey söyleyin ki, kederli olduğumda sıkıntım gitsin, mutlu olduğumda da şımarıklık gelmesin” dedi.Harun Reşid en çok bir âlimin söylediği şu sözü beğendi:

“küllü hâlin yezulü” yani “her hâl geçicidir...

Dostum! Dertlerin de misafir olduğunu unutma. Birgün onlarla da vedalaşacaksın. Bugün ağlayan yarın gülebilecektir; gülen birisi ise yarın ağlayabilecektir. Zenginlik, fakirlik, makam, sağlık, boş vakit her an değişebilecek şeylerdir. Ölümlü insanlar için, bütün haller geçicidir.

Bir zamanlar şehrin birinde, makamı ve otoritesiyle herkesin çekindiği bir Kadı varmış. Bir gün bu Kadı’nın sadık bir hizmetçisi vefat etmiş. Haberi duyan şehir halkı, akın akın cenazeye koşmuş. Caminin avlusu hıncahınç dolmuş, tabut omuzlar üzerinde adeta uçarak mezarlığa götürülmüş. Şehirde o gün hayat durmuş, herkes bu "hizmetçinin" cenazesinden bahsediyormuş.

Kadı bu durumu görünce içten içe sevinmiş ve gururlanmış. Kendi kendine demiş ki:

“Benim hizmetçimin cenazesi böyle mahşer yeriyse kim bilir ben öldüğümde bu şehir nasıl ayağa kalkar? Demek ki halk beni çok seviyor!”

Gel zaman git zaman, gün gelmiş o Kadı da vefat etmiş. Ama bir gariplik varmış... Sokaklarda ne bir kalabalık ne de bir feryat varmış. Kadı’nın naaşı, sadece birkaç resmi görevli ve üç beş komşu tarafından sessiz sedasız camiye getirilmiş. Musalla taşı soğuk, cemaat ise bir safı bile doldurmayacak kadar azmış.

Peki, neden?

Hizmetçi öldüğünde insanlar o hizmetçinin cenazesine değil, aslında Kadı’ya yaranmak için gelmişlerdi. Kalabalığın derdi "ölene vefa" değil, "sağ olana gösteriş" yapmaktı. Kadı öldüğünde ise artık yaranılacak bir makam, korkulacak bir otorite kalmamıştı.

Şimdi bir düşün: Makam sahibi olamadım diye üzülen birisi, bu kıssayı anlamış olsa hala üzüntüsünden eser kalır mı?

Hatta o Kadı’nın yerinde olmak, aslında en büyük hüzün ve yalnızlık değil midir? Etrafındaki her gülümsemenin sahte, her saygı gösterisinin pazarlıklı ve her selamın çıkar odaklı olduğunu bilmek bir insan için ne ağır bir yüktür! Makam bittiğinde o güne kadar "güzellik" sandığın her şeyin aslında koca bir yalan olduğunu görmek... Dünyalık dertlerinde bu sahte kalabalıklar gibi yok olup gideceğini unutma. Böylesi boş kalabalıkların sana alkış tutacağını görmektense yalnızlık daha sevimli değil midir?

Karamsar olanlar ve olmayanlar…‎

Hayat bazen insanı öyle bir noktaya getirir ki; önünde aşılmaz bir deniz, arkasında ise nefesi ensesinde bir düşman vardır. İşte o an, kalpteki imanın lisanla buluştuğu andır.

‎İki topluluk, birbirinin görüş alanına girdiklerinde Musa'nın ‎adamları: “Eyvah, yakalandık!” dediler.‎ Mûsâ “Kesinlikle hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol ‎gösterecektir” dedi.[7]

“Eyvah yakalandık” sözü, zahiri sebeplere takılı kalmanın ve Yüce Allah’ın kudretini unutmanın sonucudur. Nebiler Allah'a güvenen ve çevresine ümit telkin eden ‎insanlardır. ‎

Çevrenizdeki insanlar farkında olmasalar da dünya ‎bataklığına saplandıklarından dolayı yeise kapılanlarla ‎doludur. Her olumsuzluğu kendilerinin aleyhine olacak bir vakıa ‎sanırlar.‎ Dikkat edin! Kime kulak verirseniz onun sözleri kalbinizde yeşerir. ‎

Aynı olay, bir insanı yıkar, bir başkasını güçlendirir. Farkı ortaya koyan şey ‘olay’ değil, ‎yaklaşımdır. Zorluklar herkese gelir ama herkes aynı şekilde çıkmaz. İman ve sabır insanı ayakta tutar. ‎

Mesela, şu anda İslam adına ümitli misiniz yoksa ‎karamsar mı?!‎ Unutmayın ki imtihanlar, acziyetimizi hatırlatıp Allah'a ‎olan tevekkülümüzü artırmak içindir. ‎Gerçek inanç, en çaresiz anlarda dahi O'nun kudretine ‎sığınmaktır.‎ Karamsarlık, şeytanın vesvesesidir. ‎Ümit ise müminin azığı…‎

Musibetler misafirdir; evde sabır görmezse yatıya kalır.

Nimetler de misafirdir; evde şükrü görmezse çeker gider.

Eğer kapına gelen hüznü isyanla karşılarsan, o hüzün ruhuna yerleşir ve gitmek bilmez. Ama onu sabırla ağırlarsan vazifesini yapar ve yerini selamete bırakır.

Nimetlerin kalıcı olmadığını da bilin. Şükretmeniz ‎gerekmez mi?‎ Nimetlerin farkında olmak kişiyi mutlu edecek etkenlerdendir. Bunu da aklınızın bir köşesine yazın.

Ama her zaman gülemez ve mutlu olamazsınız. Bu hayatın ağlatan bir yönü de vardır. O anlarda ne yapmalıyız?

Üzüntüler kuşattığında…‎

Hiçbir imtihan seni üzmek için hayatına girmez. ‎Sana Allah'ın kapısını çalmayı öğretir. ‎Bazen hüzün öyle bir kuşatır ki insanı, sesini dünyaya değil, sadece içine duyurabilir. Tıpkı Yakub (as) gibi... O, evladının hasretiyle yanarken onlardan uzaklaştı ve şöyle nida etti:

Onlardan uzaklaştı. “Ah! Yûsuf'un üzüntüsü yüreğimi ‎yakıyor!” diye sızlandı. Kederini içine atması yüzünden ‎gözlerine boz indi.[8]

“Peygamberdir, rahatlıkla sabreder, üstesinden gelir” demeyin. ‎Hasretinden, acısından dolayı kimseyi kınamayın.‎ Kimin ne çektiğini bil(e)mezsiniz!‎ Çoğu insan kınar, “Şöyle olsaydı, böyle yapsaydı” diye eleştirir. İmtihanı olmadığımız konularda yiğitlik göstermek anlamsızdır.‎

Her kulun imtihanı kendine özeldir ve yüklediği acı ancak ‎o kalpte hissedilir.‎ Empati, başkasının derdini anlamanın ilk adımıdır; zira ‎yargılamak, çoğu zaman sadece bilgisizlikten ibarettir.‎

Nihayetinde Yakub (as), oğlu Yusuf’a (as) kavuştu değil mi? Bu sahneyi yalnızca izleyen olmayın, tefekkür edin! Her mahrum kalışın bir bayramı vardır; ‎sen, Allah'a güven Allah'a bırak. ‎Dibe battığında inciyi almadan çıkma!

Ölümle birlikte hepsi bitecek!

Çünkü bu dünyanın kendisi geçici olduğu gibi dertleri de geçicidir. Gözyaşının bir sonu, sızının bir vadesi vardır. Ama ahiretin dertleri genelde kalıcıdır. Ebediyen bitmez. Mesela cehennemlikler ateşte bir gün daha hafif yanmak istiyorlar. Ancak onlara bir gün hafifletme verilmiyor. Bir damla suya bile haram deniyor ve onlara verilmiyor. Bu derdin yanında dünyanın sıkıntılarının ne önemi var? Rabbim bizi ve sizi böylesi bir ateşten korusun.

O halde bu dünyanın sıkıntıları ile beli bükülmüş kardeşim! Ahiretin sıkıntılarını dert ediniyor ve seni amele teşvik ediyorsa ne güzel; dünyanın sıkıntılarına üzülüyorsan bil ki, vefat ettiğinde hepsini unutacaksın.

Uzun emel sahibi olma! Emniyette isen, evin varsa, yiyecek günlük rızkın da yanındaysa ve Müslüman isen dünyalara sahip olduğunu bil. Çünkü birçok insan bu nimetlerden mahrum.

Gereğinden fazla üzülmemek için kadere iman et. Şu ayeti beraber düşünelim:

“Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın.”[9]

Keşke şöyle böyle olsaydı değil, her şeyin yazılı olduğuna iman üzüntüyü yok eder. Çünkü bir şeyi elde ettiğinde bilirsin ki bu yazılıdır. Bir şeyi kaybettiğinde de bilirsin ki bu da yazılıdır. Kazandığında şımarma, kaybettiğinde yıkılma. Her insana çalışmasından sonra nasibinden başkası erişmez. Allah’ın yazdığından başkası bizi bulmaz. Bunlara iman edenin hüznü, gereğinden fazla olmaz. Hayatının bir sonraki gününü bilmiyor olabilirsin. Ancak yazarı tanıyorsun; yazara güven!

Cennet, dünyada değildir. İyilerin imtihanı kolay olsaydı Allah (cc), Rasûlünü zorluklarla sınamazdı.‎ Ömer bin Abdülaziz şöyle dedi: “Mümin ancak cennetteki Tûbâ ağacının altında tam anlamıyla rahatlayabilir.”

Yüce Allah’ın kitabında “mutluluk” kelimesi yalnızca bir kez geçer: “Mutlu olanlar ise cennettedirler.”[10] O yüzden, hakiki mutluluğu yanlış yerde arama!

Dünya, mükafat yurdu değildir!

Yusuf’un (as) zindana atıldığı,‎ İbrâhim’in (as) ateşe atıldığı,‎ Rasulullah’ın (sav) taşlandığı bir dünyada senin beklentin ‎nedir?

Yüce Allah, insanı her türlü zorluğa göğüs gerebilecek bir donanımla yaratmıştır. Âdil olan yaratıcı, hiçbir kuluna taşıyamayacağı yükü yüklemez. O halde sakın “sabredemiyorum” diyerek teslim bayrağını çekme; bu sözle şeytana koz verip nefsinin direncini kendi ellerinle kırma. Sen, o yükü taşıyacak kuvvete sahipsin; yeter ki yüzünü O’na dön ve içindeki o izzetli sabrı uyandır.

Ey dertli kardeşim! Duadan ayrılma. Peygamberimiz gibi dua et:

"Allah’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresizliğimi ve insanların gözünde hor görüldüğümü ancak Sana arz ederim... Eğer Senin bana karşı bir gazabın yoksa, çektiğim belalara hiç aldırmam! Lakin Senin afiyetin benim için en geniş olandır..."[11]

Resûlullah (sav) şöyle buyurur:

“Yûnus’un balığın karnındaki duası لَاۤاِلٰهَاِلَّاۤاَنْتَسُبْحَانَكَاِنّ۪يكُنْتُمِنَالظَّالِم۪ينَ şeklinde idi. Sıkıntıya düşmüş ve başı belâya duçar olmuş hangi müslüman bu duayı yaparsa, Allah Teâlâ mutlaka onun duasını kabul buyurur.”[12]

Rabbimiz! Yusuf’u zindandan, Musa’yı denizden, İbrahim’i ateşten kurtardığın gibi bizleri de nefsimizin karanlığından, dünyanın dar geçitlerinden ve ümitsizliğin pençesinden kurtar.

Bize sabrı bir zırh, şükrü bir azık, rızanı ise en büyük menzil kıl. Kalplerimizi Senin dinin üzere sabit kıl ve bizleri, Senin yolunda izzetle yürüyenlerden eyle. Verdiğine de vermediğine de hamdolsun. Allahumme âmin.


[1] Müslim.

[2] Bakara, 153

[3] Kasas, 54

[4] Muvatta

[5] Müslim

[6] 7/A’râf 129

[7] 26/Şu’arâ 61-62

[8] 12/Yûsuf 84

[9] 57/Hadid 22


[10] 11/Hûd 108

[11] Taberi

[12] Tirmizi