Bir azanız var ki! Dikkat etmiyorsanız dünyada da ahirette de çok canınız yanacak!

Ey Müslümanlar! En kolay kullandığınız ve çabucak günaha düştüğünüz organınız hangisi?

Veya hesap gününde kabarık dosyaları önünüze getirecek, sizi sıkıntıya sokacak azanız hangisi?

- Haramlar ve münkerlerin çokluğu sebebiyle kimileri gözüm diyecek…

Kimileri kulağım diyecek; gıybet, iftira ve dedikodu gibi şeyler yayılıp tepkisiz dinlediğimiz için,

Evet, doğrudur bunlar ama bundan daha tehlikelisi var.

Konuya ışık tutabilmek için hadisimizi aktaralım;

Ebu Hureyre radıyallah-u anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun." (Tirmizî 

Tirmizî’nin Sünen’inde ve Ahmed b.Hanbel’in Müsned’inde geçen bir hadis-i şeriftir:

“Men samete necâ.”

Türkçeye “Dilini tutan kurtuldu” ya da

“Susan kurtulur” diye tercüme edilebilir.

Şerh:

Öncelikle hatırlatalım; dilimiz ve dünya üzerinde konuşulan diller bir nimettir! Lisanlarımızın farklı olması, Allah’ın ayetlerindendir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum 22)

Fıtratı körelmemiş insanlar bu ayetleri her gün görürler. Yeryüzü, gökyüzü, güneş, ay, gece, gündüz sürekli önümüzde kevni ayetler olarak cereyan eder durur. Kevni ayet, en öğretici ayetlerden biridir. Dikkatlerden kaçması muhtemel olan ise dillerimizin ve renklerimiz birbirinden farklılığıdır. Dünyanın değişik bölgelerinde insanlar, farklı diller kullanmakta olduğu gibi her insanın dili, ses tonu diğerinden ayrıdır. Aynı topraktan olmasına rağmen renkleri birbirinden ayrıdır. İşte bunlarında  Allah’ın ayetlerinden olduğu hatırlatılıyor. Bu sizden olan bir şey değil, bu bir Allah’ın takdiridir, bir yasasıdır. Buradan şu sonuç da çıkar ki; kimse kimseden, rengi, dili dolayısıyla üstün değildir. Allah kimini öyle, kimini böyle yaratmıştır.

“Susan kurtulur” hadisine dönecek olursak, bu tavsiye elbette emri bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmamayı, hakkı söylememeyi yahut haksızlık karşısında susmayı değil; ne söylediğini bilmeyi, diline hâkim olmayı, önce düşünüp sonra konuşmayı, kem sözlerden ve dil afetlerinden sakınmayı, özellikle de öfke anında konuşmak yerine susmayı tercih edebilmeyi yani sözünü yutkunabilmeyi ifade eder.

Nitekim “İzâ gadibte fe’skut” yani “Öfkelendiğinde sus!” hadis-i şerifini hatırlatmak yerinde olacaktır. Yani asıl yiğitlik, öfke ve kızgınlık anında dilini tutabilmek, susabilmektir.

İmam Kurtubî, tefsir kitabında; “takvâ” kelimesinin, dilde asıl olarak, ‘az söz söylemek’ demek olduğuna dair bir görüş nakleder. Kurtubî, Bayezid Bestami’den güzel bir söz aktarır: “Takva sahibi, konuştuğu zaman Allah için konuşan, amel ettiği zaman Allah için yapandır.”

Sâdi Şirâzi’ye göre; “İnsan ruhunu iki şey karartır: susulacak yerde konuşmak ve konuşulacak yerde susmak!” Şu ata sözü de çok manidardır: ‘Söz gümüşse sükût altındır.’ Konuşmak, kimi zaman insanın başına iş açabilir, onun için insan konuşmasına dikkat etmelidir.

Ebubekir (r.a) bir gün dilini tutar ve şöyle der; "Benim bütün çektiklerim senin yüzündendir".

Her mükellef insanın, iyilik ve hayır olduğu açıkça belli olan sözlerin dışındaki tüm sözlerden dilini koruması uygun olur. Hatta yerine göre konuşmanın ve susmanın eşit bir durum arz etmesi halinde, susmak sünnettir. Hayır söylemek veya sükût eylemek, imanın aslının değil, olgunluğunun göstergesidir. Hadisimizin ifadesi, ya doğru konuşmak veya susmak konusuna son derece dikkat edilmesini tembih maksadına yöneliktir.

"Allah'a ve âhiret gününe inanan"  diye başlayan daha birçok hadis bulunmaktadır. Bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin bir eğitim ve irşad üslûbudur. Bu üslûbun, ehemmiyetine binaen dilin korunması konusunda da kullanıldığını görmekteyiz.

Varsa bir hayır bildiğimiz konuşmalı, yoksa susmalıyız. Yoksa her zaman susmak en büyük hayır da değildir. Yerli yerinde hareket edilmelidir.

Mevzu Allah’ın dini ise iki defa düşün bir defa konuş!

Dilimize en çok dikkat etmemiz gereken yer ise Allah hakkındaki konuşmalarımızdır. Allah’ın dini hususunda ne dediğimizi neyi söylemediğimizi çok iyi bilmemiz lazım! Allah’ın gönderdiği Kur’an karşısında dili eğip bükmemeli, doğruyu açıkça söylemeliyiz.

Yüce Rabbimiz Âl-i İmrân suresi 78. ayette şöyle buyurur; “Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. "Bu Allah Katındandır" derler. Oysa o, Allah Katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler.”

Yahudiler de, Hıristiyanlar da kitaplarını tahrif etmişlerdir. Ümmet aynı tutumu göstermemesi için Allah-u Teâlâ tarafından uyarılmaktadır. Kur’an’ın muhtevasına karşı yanlış bir tutum ve davranış içine giren herkes ayetin kapsamı içine girer.

‘Bilmiyorum’ gibi kolay bir cümleyi kullanmayıp ‘şuna helal, buna haram’ diyorlar. Bu yasaklanmış bir husustur;

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla (kendi kafanızdan) şuna helâl, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ulaşamayacaklardır.” (Nahl 116)

Haram ve helâlleri tayin etme hakkı sadece Allah’a aittir. Bu sebeple ağızlarına geldiği şekilde bir şeyin helâl veya haram olduğunu söylemeye cür’et eden herkes Allah’ın hakkına tecavüz etmiş olur. Ancak liyakatli İslâm âlimleri Kur’an ve sünnet muhtevası içinde içtihat ederek haram veya helâlliği hususunda nass’larda açık hüküm bulunmayan meselelerin haram mı veya helâl mi olduğuna karar verebilirler.

Haksız ve liyakatsiz olarak haram ve helâli tayin etme yetkisini kendisinde görenler ve buna yeltenenler iki sebepten ötürü Allah adına yalan uydurmuş olurlar. Bu yüzden az konuşmayı tercih etmeli, bir şey söyleyecek olduğumuz zamanda o konunun arka planını iyi bilmeliyiz.

Nedir dilimizden çektiğimiz!

Her sabah bütün organların dile baktığını/başvurduğunu biliyor musunuz? Hadiste şöyle geçer; “İnsan sabahlayınca, bütün organları dile başvurur ve (adeta onun önünde boyun bükerek) şöyle derler: Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.” (Tirmizi)

Bedenin diğer bütün azaları dile tabi olmuşlardır. Dil, sahibine zarar verme bakımından en tehlikeli organdır. Eğer istikamet üzere olmazsa diğer azaları da istikamet üzere olmaz. Böylece diğer amelleri de fasit olur. Enes radiyallâhu anh’dan rivayet edilen hadiste Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 

“Kalbi istikamet üzere olmayan kişinin imanı istikamet üzere olmaz. Dili istikamet üzere olmayan kişinin de kalbi istikamet üzere olmaz.” 

Dilin tehlikesine delalet eden birçok hadis bulunmaktadır. Dil, ya sahibinin saadetine ya da cezaya çarptırılmasına sebep olur. Kim onu Allah’a itaatte kullanırsa dünya ve ahirette o kimsenin mutluluğu olur. Kim de dilini Allah’ın razı olmadığı şeylerde başıboş bırakırsa dünya ve ahirette hüsranı olur.

İftira, gıybet, yalan, dedikodu, alay, batılı konuşmak, boş şeyler konuşmak dilin afetlerindendir.

İftiradan dilimizi korumalıyız. Görmediğimiz veya tam bilmediğimiz bir şeylerin peşine düşüp dillendirirsek hem dünyada hem de ahirette cezai müeyyide ile karşılaşırız.

“Çünkü o durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle (birbirilerinize) aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söyleyip yaydınız ve bunu (masum bir kadının namus ve onurunu karalamayı ve Resulüllah’ın ailesine hakarette bulunmayı) kolay (ve basit bir şey) sandınız; oysa o Allah katında çok büyük (bir vebaldir)”. (Nur 15)

İftira, bir kimseye gerçek olmayan, olumsuz bir durumu, suçu bilerek yüklemektir. Gıybet, yanımızda Müslüman kardeşimiz yokken onun olumsuz durumunu dile getirme, kötüleme ve yermedir. Dedikodu ise başkalarını çekiştirmek, kınamak üzerine kurulmuş konuşmadır. Laf ebesi, dedikoduyu yapmayı seven kişiler için kullanılan bir tanımdır.

İmam Şafiî’ye “falanca adam senin aleyhinde konuştu” denilince, “eğer doğru söylüyorsan sen dedikoducusun; eğer yalan söylüyorsan sen fasıksın” dedi. Adam başka bir şey söylemeden çekip gitti.

İşte bizim de uyanıklığımızda, tavrımız da böyle olmalı. Hem kendimizi korumak hem de karşımızdaki muhatabı uyarmak adına etkili sözler söylemeliyiz.

Yalan, gerçeğe aykırı söz demektir. Doğru olmadığı bilinmesine rağmen karşı tarafı aldatmayı amaçlayan söz veya harekettir. Olayları aktarırken çok dikkat etmeliyiz. Bire bin katmamalıyız. Yani abartarak, hayal dünyamızda kurgulayarak hikayeleri büyütmemiz gerekir. Ticaret erbabı da dikkat etmeli, malını satabilmek için allayıp pullamamalıdır. Belki direk yalan söylemez ama ona yakın bir şekilde müşterisini aldatabilir. Çünkü para tatlıdır ve insan bu emeline ulaşabilmek için çok konuşarak yalana yakın sözler söyleyebilir.

“Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden Cehennem’in doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer.” (Buhârî)

O yüzden bolca tevbe etmeli, konuşmadan önce düşünmeliyiz. Bu benim yararıma mı yoksa zararıma mı? Gelişi güzel, ağzına geldiği gibi konuşmak Müslümanların vasfı değildir.

Enes (r.a) anlatıyor: “Bir adam ölmüştü, diğer biri, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın işiteceği şekilde onun için şöyle söyledi: “Cennet mübarek olsun!" Resulullah (asv.) sordu: “Nereden biliyorsun? Belki de o malayani konuştu veya kendisini zengin kılmayacak bir miktarda cimrilik etti!” (Tirmizî)

“Kul, Allah’ın hoşnud olduğu bir söz söyler, fakat onunla Allah’ın rızasını kazanacağı hiç aklına gelmez. Hâlbuki Allah, o söz sebebiyle, kendisine kavuştuğu kıyamet gününe kadar o kimseden hoşnud olur. Yine bir kul da Allah’ın gazabını gerektiren bir söz söyler, fakat o sözün kendisini Allah’ın gazabına çarptıracağını düşünmez. Oysa Allah, o kimseye o kötü söz sebebiyle, kendisine kavuşacağı kıyamet gününe kadar gazab eder.” (Tirmizî)

Demek ki, his ve fikirlerin menbaı olan kalbe ve onun tercümanı durumundaki dile iyi sahip olmak, son derece ehemmiyetlidir.

Dikkat! Dilin seni cehenneme sürükleyebilir!

Allah’ın kendilerinden razı olduğu sahabeler bile dillerinden korkmuşlardır. En iyi fıkha sahip olanları bile yeri gelmiş dilin afetlerini tam kavrayamamışlardır. Muaz bin Cebel gibi bir sahabi, Rasulullah (sav.);

“Ey Allah’ın Rasulü! Biz söylediğimiz sözlerden hesaba çekilecek miyiz?”

Rasulullah (s.a.v) şöyle cevap verdi:

“Annem senin hasretinle yansın ey Muaz! İnsanların burunları üstüne ateşe atılmasının sebebi dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?” (Tirmizi) 

Dilini zikre alıştır, hayır konuşmaya alıştır!

Dilin afetlerinden korunabilme adına yüce Allah’a çokça dua etmeliyiz. Lakin sadece dua, amelsiz dua, ‘yaysız ok atmaya benzer.’ Yani hedefine hiçbir zaman ulaşamaz. Dua ile birlikte amel etmeliyiz. Peki hangi ameli yapmalıyız?

“Allah’ı anmaksızın çok konuşmayın. Allah’ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanlar ise, Allah’tan en uzak kimselerdir.” (Tirmizî)

Allah’ı zikreden kimseye Allah da yardım edecektir. Kim Allah’a yönelirse Allah da ona yönelir. Kim Allah’ın dinini savunursa, Allah da onu savunur.

O halde Allah’ın emir ve yasaklarını gözetelim ki, Rabbimiz de bizi korusun.

Muhasebe yap!

Bugün kimlerle konuştun? Ne konuştun? Yeterli konuştun mu?

Günümüz faydasız mevzuları konuşarak, gereksiz insanlarla görüşerek fazlaca geçiyorsa zarardayız demektir. Çünkü gafletli bir insan normal bir insanı da kendi gaflet çukuruna çekecektir. Ayrıca yeterli konuşmak da önemlidir. Karşı tarafa meramımızı anlatabilmemiz, kavratabilmemiz de gerekir. Kısacık cümleler kurup, karşı tarafın anlamamasına yol açıyorsak bu faziletli bir yolda değildir. Konuşacağımız yeri de bilmemiz gerekir. Neyin dedikodu neyin ihtiyaç olduğunu kısa bir muhasebe yaparak çözebiliriz.

Şu bu konu hakkında ne dersin?!

Zamanımızda maalesef çok, ‘şu konuya ne dersin, bu adama ne dersin’ diyerek ağızlar aranır! Yani adamın öğrenmek niyeti falan yoktur. Sizi kategorize etmek istiyordur. Böylesi anlarda hemen cevap vermekten kaçın, bolca ‘la havle vela kuvvete illa billah’ de… Allah sana yardım ederse, hem kendi lehine en doğru cevabı verir hem de karşıdaki kimsenin ıslahı için en doğru cevabı verirsin. Bir cevapla iki hayrı celb edersin. Bu bize zor, Yüce Allah’a ise kolaydır.

Her konuda görüş bildirmek zorunda değiliz. Özellikle karşı taraf alıcılarını açmadıysa, fitne olmasından korkmalı, susmayı tercih etmeliyiz.

Dil kadar tehlikeli bir diğer azamız;

Sehl İbn Sa'd -radıyallahu anh-'dan merfu olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: "Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki bacağı arasındaki (üreme organını haramdan) koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm." (Buhari)

Haram olan şehvet ve cinsel arzulardan da uzak durmalıyız. İnternette gereksiz yazışma, gözleri sakınmama aleyhimize dönecektir. Bunlar ne kadar artarsa da kişi zinaya iyice yaklaşacaktır.

Rabbimizden öncelikle bizlere feraset (basiret) vermesini, yerli yerince oturmayı kalkmayı, konuşmayı susmayı nasip etmesini niyaz ederiz.

“Rabbim! Gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır, dilimden de (şu) düğümü çöz (düzgün ve akıcı konuşmamı sağla) ki sözümü iyi anlasınlar.” (Taha 25-28)

Allahumme âmin.