Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla…

Allah’a hamd, Rasulüne salat ve selam olsun.

Bundan sonra;

Malum olduğu üzere Allah’ın hükümlerinin çiğnendiği, beşeri kanunların hükmedildiği, sahte ilahların çokça yaygın olduğu bir dönemdeyiz. Kendilerini İslam dinine nispet edenlerin büyük kısmı, Allah’ın kitabını arkalarına atmış, hakikatleri duyduğu/bildiği halde yüz çevirmiş, nefsi arzularına uyarak Allah’tan başka kişileri ortak edinerek büyük bir dalaletin ve sapıklığın içerisine girmiştir. Bu sapıklık ve dalalet sadece bu yüzyıla has değil; bilakis bütün rasullerin kavimlerinde görüldüğü bir durumdur. İnsan, Allah’ı gereği gibi tanıyamazsa kendi sınırını belirleyemez, kendisine ve yaratıcısına farklı anlamlar ve manalar yükler. Kendine yüklemiş olduğu bu anlamlar, dünyasını ve ahiretini belirleme noktasında büyük rol oynar. Fakat Allah’ı gereği gibi tanırsa kendisinin kul olduğunu bilir ve kendi haddini bilir ve sınırını ihlal etmez.

İslam dini, tüm batıl dinlerden üstündür. Her zaman ve her yerde hayata hükmetmesi için Müslümanlar gayretlerini, çabalarını artırmaları ve büyük bir seferberliğe girmeleri gerekmektedir. Bunları yaparken de Kur’an’ın baz alınması ve Rasulullah’ın (sav) menhecinin ve sahadaki tatbikatının göz önünde bulundurulması gerekir. Nice cemaatler vardır ki İslam adına bir çaba göstermekte birlikte Kur’an ve sünnetten sapmaları ya da menhecsizlikleri sebebiyle kendilerini ve çevrelerindeki kitleyi farklı konumlara sürüklemektedirler. Muvahhid Müslümanların davetlerinin başarılı ve istikrarlı olması için nebevi metodu takip eden bir hareketin içerisinde bulunmaları gerekmektedir. Bu hareketin adı İslamî harekettir. İslamî hareket ise; İslam’ın yeryüzüne hâkim olabilmesi için belirlediği hedeflere, meşru çerçeveler dâhilinde giden cemaatsel bir yapıdır. İslami hareketin ön gördüğü hedef ise tüm dünyada Allah’ın hükümlerinin hâkim olmasıyla Müslümanların iktidar/otoriter sahibi olması ve yeryüzünde fitnenin/şirk kaldırılmasıdır. Allah (cc)’ın tüm resullerini göndermesinin gerekçesi de budur.

Her Müslümanın üzerine düşen sorumluluk, yaşamış olduğu ülke ya da şehirde durumların el verdiği şekilde bu hareketi oluşturması ya da oluşturmaya zemin hazırlamasıdır. Bu ayki yazımda Müslümanların genel itibariyle sıkıntılarından birisinin her dönemde ve zamanda gruplar halinde çoğalıp hareket etmeleri ve menhecte Rasulullah’a uymadıklarından dolayı dağıldıklarını ve zayıflayıp çalışmalarda başarısızlığa gittiklerini hatırlatıp, başarıya giden yolun menhec olarak da Rasulullah’a uymaktan geçtiğinden bahsedeceğim.

İslam dininin muhteva ettiği tüm konular Allah tarafından resulüne vahyedilmiş olan hususlardır. Rasulullah’ın (sav) müşriklerle, ehli kitapla vs mücadelesi, rabbani bir metot ışığında olmuştur. Bu yüzden âlimlerin/ilim talebelerinin ya da avam kimselerin İslami davayı sürdürebilmeleri, bu davada başarılı olmaları, başa gelecek olan imtihanları geçebilmeleri için Rasulullah’a (sav) inen bu minvaldeki ayetleri iyi anlamaları, Rasulullah’ın hayatını ve siretini iyi tahlil edip güncel pratik hayatlarına indirmeleri gerekmektedir. Okunan ayetler ve siret bu minvalde tahlil edilmezse sadece okunmuş olup, bir bilgi yığını haline gelir ve İslami hareketin ilerlemesine bir katkı sağlamaz.

Rasulullah (sav) kıyamete kadar yaşayacak herkes için önder, rehber ve örneklik taşımaktadır. Dinin hangi meselesinde olursa olsun bu fark etmez. Aynı şekilde İslamî hareket metodu ve menheci de bu kapsam içerisindedir. Kendisine inen ayetleri uygulama biçimi, ayetlerin ihtiva ettiği meseleleri pratik hayata yansıtması da genelde tüm Müslümanlar, özelde de âlimler/ilim talebeleri için büyük bir önem arzetmektedir. Arkasındaki cemaati ya da grubu doğru yola sevk edebilmeleri için önder kişilere büyük bir iş ve sorumluluk düşmektedir. Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

  “Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü uman ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah Resul’ünde güzel bir örneklik vardır.”[1]

Bu ayeti kerime Rasulullah'ın (sav) sözlerini, fiillerini ve hallerini ör­nek edinme konusunda büyük bir ilkedir. Bunun için o toplulukların geldiği gün insanların peygamberi örnek almasını, onun sabrını, dire­nişini, bağlılığını, çalışmasını, Allah’tan (cc) sürekli olarak yardım bekleyişini, kıyamet gününe kadar örnek almalarını emretmiş­tir. Bunun için Allah (cc) kararsızlığa düşüp sarsılan, korkan, sıkılan ve topluluğun geldiği gün dağınıklık arzedenlere karşı şöyle sesleniyor: “Andolsun ki sizin için Rasulullah’ta güzel bir örnek vardır.” Ona uyup onun özelliklerini kendimize rehber edinseniz ya. Sonra devamla “Al­lah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikreden­ler için” buyurmaktadır.[2]

Evet, yukarıdaki ayeti göz önünde bulundurarak Rasulullah’ı (as) her konuda örnek almak zorundayız. Menheci ve metodu Rasulullah (sav) gibi olmayanlar İslamî hareketi ileriye götüremezler, çalışmalarında başarılı olmazlar.

İslamî Harekette Rasulullah’ın (sav) Menheci ve Biz

Rasulullah’ın Mekke’de kendisine risalet verildikten vefatına kadar İslami hareketi pratik hayatına uygulaması ile günümüzde biz Müslümanların pratik hayattaki uygulamalarımız arasındaki farklar oldukça büyüktür. Bu farklılıkların hepsini bu yazıda zikretmek uzun olacağından dolayı önemli gördüğüm 3 maddeyi maddeler halinde zikretmek istiyorum. Günümüzde yaşayan Müslümanların durumlarına katkı sağlayacağını ümit ederek, zikredeceğim üç madde de Rasulullah’ın (sav) Mekke’deki menheciyle alakalı konulardır. Başarı Allah’tandır.

1) Rasulullah (sav) Mekke’de risaletin ilk yıllarında, İslam sancağını yeryüzüne hâkim kılacağı, fıtratı temiz, ahlakı güzel kimseleri seçerek onları İslam’a çağırdı. Davetin açık, teşkilatın gizli dönemlerinde Daru’l Erkam’da iman edenleri yetiştirdi ve onları eğitti. Yetişen sahabileri sahada kullanarak İslamî hareketin büyümesine ve başka merhalelere ilerlemesine sebebiyet verdi.

Yaşamış olduğumuz dönemde -Allah’a hamd olsun- muvahhidlerin sayısı günden güne yapılan İslamî çalışmalar sayesinde artmaktadır. Düne kadar parmak ile sayılan Müslümanların sayısı hızlı bir şekilde artmaktadır. Bununla birlikte Müslümanların sayılarının fazla olması bazen avantaj olurken bazen de dezavantaj olabilmektedir. Bu kalabalıklar tek çatıda toplanabilirse, hedefleri, gayeleri, dertleri aynı olursa Müslümanların gücüne güç katar ve fayda verir. Ama böyle değil de her telden bir ses çıkarsa, hedefler ve amaçlar farklılaşırsa ne kadar çok fazla olursa o kadar da fitne olur ve o kadar problemler artar.

Rasulullah’ın (as) İslam’ın ilk yıllarında oluşturduğu çekirdek kadroyu kurma noktasındaki hassasiyetin, günümüzde var olan İslami yapıları yönlendiren kişilerde de olması gerekmektedir. Küçük işlerde bile başarıya giden etkenlerin kaliteli olması gerekiyorsa, İslami hareketin içerisinde var olacak kişilerde de kalite ve bir takım özelliklerin olması daha da gereklidir. Rasulullah’ın (sav) ilk zamanlar davet ettiği ve Darul-Erkam’da yetiştirdiği kişilerin ortak özellikleri davalarındaki sadakatleri, Allah’a ve Rasulüne olan ittibaları, güvenirlikleri ve sebat etmeleri idi. Bu kişilerin kim oldukları herkesçe malumdur. Buna binaen cemaatlerde ya da gruplarda olması gereken kadro seçici kişiler tarafından oluşması zaruridir. Bu şekilde cemaatlerini oluşturmayan tüm İslami yapılar Rasulullah’ın (sav) takip ettiği metodu uygulamamış olurlar. Bu şekilde oluşan cemaatlerin de başarılı olmayacakları malumdur.

2) Efendimiz (sav) kendisine risalet verildikten sonraki ilk yıllarda karakterli ve şahsiyetli kişilere Allah’a ibadet etmelerini, Allah dışında tüm sahte rableri inkâr etmelerini açık ve net bir dille ifade etti. Yapılan davet gizli, anlatılan hususlar ise apaçıktı. Daveti gizli yapmasının nedeni Müşriklerden ve putperestlerden korktuğu için değildi. Bilakis iman edenlerin sayısının az olup, Kureyşlilerin ani davranmasıyla var olan hareketin yok olmaması için daveti açıktan yapmıyordu. Erkek ve kadından oluşan grupların Müslüman olmasıyla birlikte artık gizli davet dönemi bitiyor, açıktan davet merhalesi şu ayetlerle başlamış olunuyordu.

“Öyleyse sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme.”

De ki: "Doğrusu ben apaçık bir uyarıcıyım.”

“(Öncelikle) En yakın hısımlarını (aşiretini) uyar. Ve mü'minlerden, sana tabi olanlara (koruyucu) kanatlarını ger.”

Bu ayetlerin nazil olmasıyla birlikte Allah Resulü, Rabbinin emrini yerine getirmeye başladı. Yüce Allah'ın “Öyleyse sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme” ayetine uyarak Safa tepe­sine çıkıp “Ey Fihr oğulları! Ey Adiyy oğulları!” diye seslendi. Ni­hayet hepsi toplandı. Dışarı çıkmayan kişiler de “O da ne?” diye bakması için adam gönderdiler. Rasulullah (sav) onlara “Ben size şu vadiden veya dağın eteğinden atlılar çıkacağını ve size sal­dıracaklarını haber versem beni tasdik eder miydiniz?” dedi. On­lar da: “Evet, şimdiye kadar senin yalan söylediğini görmedik” dedi­ler. Bu sefer Rasulullah “Ben size önümüzdeki şiddetli azabı haber veriyorum...” dedi. Bunun üzerine Ebu Leheb “Yazıklar ol­sun sana! Her gün hüsrana uğrayasın. Bunun için mi bizi topladın?” diyerek Rasulullah’a (sav) hakaret etti. Bunun için de Allah (cc) “Tebbet” sûresini indirdi.[3]

Yine Rasulullah (sav) Yüce Allah'ın “(Öncelikle) En yakın hısımlarını (aşiretini) uyar” emrine uyarak etrafındaki yakınlarını, akrabalarını ve oymağını toplayıp onlara şöyle dedi:

- Ey Ka’b bin Luey Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

- Ey Mürre bin Ka'b Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

- Ey Abdü'ş-Şems Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kur­tarınız!

- Ey Abd-i Menâf Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kur­tarınız!

- Ey Abdülmuttalib Oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

- Ey Fâtıma! Nefsini Cehennem ateşinden kurtar! Çünkü ben sizin için Allah tarafından verilmiş bir nüfuza mâlik değilim. An­cak sizinle aramda bir hısımlık bağı vardır ki onu da terk et­mem...[4]

Yapılan islami çalışmalarda gizli ve açık davet merhalelerini gözetmek Rasulullah’ın menheciydi. Günümüzde ki, bazı İslamî camialar bu merhalelerin kısımlarını ve durumlarını hikmet ve siyasi nazarla bakmayıp bu meselede ifrat ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimileri gizli davetin gerekli olduğunu iddia ederek gizli tutmaya çalışırken, kimileri de açık davet adı altında kendilerini ve başkalarını olmadık davranışlarıyla tehlikeye atmaktadırlar. Rabbani İslam davetçileri içinde bulundukları asrın durumuna ve şartlarına göre İslam’ın ve Müslümanların maslahatlarını göz önünde bulundurarak gizliliği, açıklılığı, yumuşaklığı ya da sertliği kullanmaları daha uygun bir durum arzedecektir. İslam şeriatı genel itibariyle Müslümanların maslahatını her zaman ön plana almıştır. Ne kadar çok can korunursa din de o kadar korunmuş sayılacaktır.

Velhasıl yapılan her hangi bir çalışma zemine ve şartlara bakılarak yapılan açık davet Müslümanlara zarar veriyorsa gizli davet metoduna geçmek gereklidir. Eğer açıktan davet imkânı olup fayda da veriyorsa bu sefer açık davet gerekli olur. Bu denge asrın ve dönemin âlimlerin belirlemesiyle netleşecektir.

3) Rasulullah (sav) Allah’tan (cc) almış olduğu vahyi hikmetli bir şekilde kavmine anlatınca, iman edenlerin de yavaş yavaş artmasıyla beraber Kureyş müşrikleri Rasulullah’a ve iman edenlere vahşice saldırdılar, işkence ettiler, hapsettiler ve öldürdüler. Nitekim de tarih boyunca sunnetullah gereği hak ehlinin karşısında batıl ehli her zaman olacak ve imtihan gereği belalar ve müsibetler her daim olacaktır.

Abdullah bin Amr bin el-Âs (ra) şöyle naklediyor:

Nebi (as), Kâbe’nin Hıcr[5] denilen yerinde namaz kılarken Ukbe bin Ebî Muayt çıkageldi. Ukbe, Rasulullah’ın (sav) elbisesini toplayıp mübarek boynuna dolayarak, hırsla onu boğmaya çalıştı. Bu sırada Ebubekir (ra) de gelip yetişti. Hat­ta Ukbe'nin omuzundan tutup öteye fırlattı ve

“Rabbim Allah'tır, diyor diye faziletli bir adamı öldürecek misiniz?”[6]

Abdullah bin Ömer (ra) şöyle anlatıyor:

“Bir defasında Rasulullah (sav) secdede iken, etrafında Kureyş'ten bazı kimseler vardı. O sıralarda, Ukbe bin Ebi Muayt, elin­de yeni boğazlanmış bir devenin işkembesi ve döl yatağı ile geldi. Elindekini Rasulullah'ın sırtına attı. Artık Rasulullah başını secde­den kaldıramadı. Bunun üzerine hemen Fâtıma (ra) gelip yetişti. Babasının üzerindeki pislikleri alıp bu işi yapanın üstüne attı.”[7]

Rasulullah (sav) her ne zaman, Kureyş müşriklerinin arala­rından yürüyüp geçse veya sokaklarda onlarla karşılaşsa ya da yan­larına uğrasa, hakaretin, alayın kaş-göz işaretlerinin her çeşidini ona yöneltiyorlardı. Bazı müşrikler, Rasulullah (sav) Mekke sokaklarından ge­çerken, yerden toprak alıp başına saçmak için karar aldılar. Başı toz toprak içinde Peygamberimiz evine döndü. Kızlarından biri aya­ğa kalkıp hem ağlıyor, hem de başındaki toprakları temizliyordu. Allah Rasulu de kızına: “Ağlama kızım! Şüphesiz Allah onların ba­na yaptıklarına engel olacaktır.[8] buyuruyordu.

Rasulullah’ın ashabından (Allah hepsinden razı olsun) ba­zıları işkencenin her türlüsünü tadıyorlardı. Hatta onlardan işken­ce altında can verenler ve gözlerini kaybedenler bile vardı. Bunla­rın hiçbiri, onları Allah'ın dininden vazgeçiremedi. Onların uğra­dıkları azap ve işkencelerden örnekler vermeye kalksak konu çok uzar. Fakat burada Buharî'nin Habbab bin el-Eret'ten rivayet etti­ği hadisi naklediyoruz. Habbab şöyle anlatıyor: “Rasulullah Efen­dimiz, Ka’be'nin gölgesinde kaftanını yastık yaparak, ona yaslanıp dinleniyorken yanına geldim. Müşriklerden şiddetli bir işkence gör­müştük. Ben: “Ya Rasulallah, çektiğimiz şu işkencelerden dolayı bi­zim için Allah'a dua etmeyecek misin?” dedim. Bunun üzerine Pey­gamberimiz hemen doğrulup, oturdu ve şöyle bu­yurdu: “Sizden önceki ümmetler arasında öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri ve etleri kemiklerinden ayrılırdı da bu işkence yine onu dininden döndüremezdi. Allah elbette bu işi (İslâmiyet'i) tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Hatta hayvanına bi­nip San'a'dan ta Hadra Mevt'e kadar tek başına giden bir kimse Allah hariç hiç kimseden korkmayacak..”[9]

Yukarıda naklettiğimiz hadiselerden anlaşılmaktadır ki Rasulullah ve ashabı küfrün ilk yıllarında müşriklerin eziyetlerine, saldırmalarına, öldürmelerine karşı misliyle cevap vermediler. Rasulullah, ashabını bu yıllarda hep yatıştırdı, nasihatleriyle moral verdi. Rasulullah’ın bu tutumu iman edenlerin imanını artırdı. İşkence ve eziyet ne kadar artsa onların imanları daha da artıyor, kendi aralarında uhuvvet güçleniyor, müşriklere olan düşmanlık ve kin daha da artıyordu. Rasulullah’ın menhecini takip etmeye çalışan her grubun bu gibi hadiselerle karşılaşabileceklerini unutmamaları gerekmektedir. Kâfirlerin ve müşriklerin baskısı, ezası, hilesi İslami hareketin savunucularını pes ettirmemelidir. Tıpkı Rasulullah ve ashabında olduğu gibi…

Son olarak;

Müminlerin zaman ve şartlar ne olursa olsun İslami hareketin içerisinde olmaları gereklidir. Gerekli olmakla birlikte çalışmalarında sebat etmeleri, İslam sancağını yeryüzüne hâkim kılmaları için önlerinde Rasulullah’ın (sav) apaçık siretini ve yaşantısını önce anlamaları sonra da amel etmeleri ile mümkün olacaktır. Bunun haricinde hiçbir yapı, cemaat ya da grup başarıya muvaffak olamayacaktır. 

Başarıya muvaffak olma ümidiyle…

 

 


[1]. 33/Ahzâb 21.

[2]. İbn-i Kesir, 33/21.

[3]. Buhari, Müslim.

[4]. Buhari, Müslim.

[5] Hıcr: Bugünkü Hatim denilen ve Kabe'nin dışında bulunan etrafı duvarIarla çevrilmiş mevkidir.

[6] Buhari.

[7] Buhari.

[8] Taberî, et-Târih: 2/344; Hişam, es-Siyre: 1/158.

[9] Fıkhus-Siyre, Buti.