اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَارْحَمْنِي وَأَلْحِقْنِي بِالرَّفِيقِ الأَعْلَى
“Allah'ım, beni bağışla, bana merhamet et ve beni Refik-i A'lâ'ya (en yüce dosta) ulaştır.”[1]
Kalbi ince olanlar anlar, ağlar
Pazartesi günü Bakî mezarlığında bir cenaze işiyle meşgul olan Rasulullah (sav) dönüşte rahatsızlandı. Baş ağrısı ve ateş yükselmesiyle şiddetli bir sıtma hastalığına yakalandı. Hastalığı yaklaşık on üç-on dört gün sürdü; son haftasında ağırlaştı. Bu süre içinde on bir gün namazı bizzat kıldırdı.
Normalde her gün bir eşinin yanında kalan Rasulullah (sav) hastalığı artınca diğer eşlerinden izin alarak Âişe (ranha) validemizin evinde kaldı. Âişe validemiz Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini okuyup üflüyor, Rasûlullah da eline üfleyerek vücudunu sıvazlıyordu.
Hastalığın Ağırlaşması ve Son Hutbe
Vefatından beş gün önce (çarşamba) ateşi iyice yükseldi, bayıldı. Ayılınca “Yedi ayrı kuyudan üzerime yedi kova su dökün. Cemaatin huzuruna çıkıp onlarla helâlleşeyim” buyurdu. Üzerine su döküldü. Bir hafiflik hissedince başı sarılı halde Mescid-i Nebevî’ye girdi, minbere oturdu ve şöyle buyurdu:
“Allah Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin! Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler.”
Başka bir rivayette: “Allah onları helâk etsin…” ifadesi yer alır.[2]
Ardından “Benim kabrimi tapılan bir put haline getirmeyin!” buyurdu. Minberden inip öğle namazını kıldırdı. Âişe validemiz der ki: “Resûlullah’ın hastalığından daha zor ve şiddetli bir hastalık görmedik.”
Abdullah b. Mes‘ûd (ra) hastalıktaki sarsıntısını görünce “Yâ Resûlallah! Hummanın hararetinden çok ıstırap çekiyorsunuz” dedi. Rasulullah (sav) “Evet. Hastalığa tutulan hiçbir Müslüman yoktur ki Allah, onun günahlarını ağacın yapraklarını döktüğü gibi dökmesin” buyurdu.
Bu arada Ensâr’ı da zikretti:“Size Ensâr’a iyi muamele etmenizi tavsiye ediyorum. Onlar benim yakın dostlarım ve sırdaşlarımdır. Üzerlerindeki vazifeyi yerine getirdiler; alacakları ecir âhirete kaldı. İyilerinin sözünü kabul edin, hatalılarını affedin.”[3]
Ebû Bekir (ra) hakkında ise “Bana arkadaşlıkta insanların en emini Ebû Bekir’dir. Rabbimden başka dost edinseydim onu edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği ve sevgisi bâkidir. Mescidin bütün kapıları kapansın, Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın” buyurdu.[4]
Vefatından dört gün önce hastalığı tekrar arttı. Yanındakilere “Bana bir kâğıt-kalem getirin; size benden sonra sapıklığa düşmemeniz için bir yazı yazayım” buyurdu.
Orada bulunanlar arasında Ömer (ra) da vardı. Ömer “Ağrısı iyice arttı. Kur’ân elinizdedir; size Allah’ın Kitabı yeter” dedi. Görüş ayrılığı çıktı. Bazıları “Getirin, yazsın” derken bazıları Ömer’e katıldı. İhtilâf artınca Rasûlullah (sav) “Yanımdan kalkın” buyurdu.[5]
Namaz, Ebû Bekir’e (ra) Emanet
Akşam namazını kıldırmıştı. Yatsı vakti hastalığı ağırlaştı. Âişe validemiz şöyle anlatır: “Rasulullah (sav) ‘Cemaat, namaz kıldı mı?’ diye sordu. “Hayır, seni bekliyorlar” dediler. Gusül abdesti aldı, yürümeye çalıştı ama bayıldı. Bu durum birkaç kez tekrarlandı. Nihayet “Ebû Bekir’e söyleyin, namazı kıldırsın!” buyurdu.
Âişe (ranha) “Ebû Bekir yufka yüreklidir, Kur’ân okurken kendini tutamaz, ağlar” deyince Rasûlullah (sav) emri tekrarladı ve “Sizler Yûsuf aleyhisselâm zamanındaki kadınlar gibisiniz” buyurdu.[6] Perşembe gününden itibaren üç gün boyunca namazı Ebû Bekir (ra) kıldırdı.
Son Günleri
Cumartesi veya pazar günü hafiflik hissedince iki kişinin yardımıyla öğle namazına çıktı. Ebû Bekir namaz kıldırıyordu. Onu görünce geri çekilmek istedi, Peygamberimiz işaretle durmasını emretti ve soluna oturtuldu. Ebû Bekir yüksek sesle tekbir alarak cemaate duyuruyor, namazda Nebî’ye tâbi oluyordu.[7] Bugünlerde bütün kölelerini âzat etti, elindeki yedi dinarı sadaka olarak dağıttı, silahlarını Müslümanlara hibe etti. Zırhı ise bir Yahudi’de rehin bulunuyordu.
Son Günü (Pazartesi)
Enes b. Mâlik anlatır: “Müslümanlar sabah namazını Ebû Bekir’in arkasında kılarken Rasulullah (sav) Âişe’nin odasının perdesini kaldırıp cemaate baktı ve tebessüm etti. Cemaat sevinçten neredeyse namazı unutuyordu. Peygamberimiz eliyle namazı tamamlamalarını işaret etti, perdeyi indirdi ve odaya çekildi.[8]
Kuşluk vaktinde kızı Fâtıma’yı çağırıp kulağına bir şeyler söyledi; Fâtıma ağladı. Sonra tekrar çağırdı, bu sefer güldü. Âişe validemiz sebebini sorunca Fâtıma “İlk defa bu hastalık sebebiyle ruhunun kabzedileceğini söyledi, ağladım. Sonra kendisine ilk kavuşanın ben olacağımı müjdeledi, güldüm” dedi.
Rasulullah ayrıca Fâtıma’yı “Seyyidetü nisâi’l-âlemîn” (Alemlerin Kadınlarının Efendisi) olmakla müjdelemişti. Fâtıma babasının ıstırabını görünce «Ah babamın ıstırapları!» deyince Peygamberimiz “Babana bugünden sonra ıstırap yok” buyurdu.
Torunları Hasan ve Hüseyin’i öptü, hanımlarına dua ve tavsiyelerde bulundu. Hayber’de yediği zehrin acısını hâlâ duyduğunu söyledi. Müslümanlara son tavsiyesi “Namaza ve emriniz altındaki kimselerin hukukuna riayet edin” oldu.[9]
Son Anları
Âişe validemiz onu kendisine yaslandırmıştı. Kardeşi Abdurrahman b. Ebû Bekir misvakla içeri girdi. Peygamberimiz misvak istedi; Âişe yumuşatarak verdi. Misvak kullandıktan sonra elini suya batırıp yüzüne sürüyor ve “Lâ ilâhe illallâh! Şüphesiz ölüm çok şiddetli sarsar kişiyi” diyordu. Sonra elini kaldırıp gözünü tavana dikti. Âişe kulağını ağzına dayayınca şu kelimeleri duydu: “Kendilerine nimet verdiğin peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraber… Allah’ım! Bana mağfiret et, rahmet eyle… Beni Refîk-i A‘lâ’ya kavuştur.”
“Refîk-i A‘lâ”yı üç kez tekrarladı. Eli indi ve yüce Dostuna kavuştu.
İnnâlillâhi ve innâileyhirâciûn
Bu acı hadise, hicretin on birinci yılı Rebîulevvel ayının on ikinci pazartesi günü kuşluk vaktinde vuku buldu. Peygamberimiz altmış üç yaşını tamamladıktan sonra Rabbine kavuştu. Âişe validemizin rivayetine göre O, Rebîulevvel’in on ikisinde dünyaya gelmiş, yine aynı günde vefat etmiş ve hicretinin üzerinden tam on yıl geçmişti.[10] Vefat ettiğinde saç ve sakalında sadece sayılı beyaz teller vardı; üzerine ihtiyarlık çökmemişti.
Ayrılığın Hüznü
Sahâbenin çoğu bu ayrılığa hazır değildi. Mescidde ağlamaya başladılar. Fâtıma (ranha) “Ey babacığım! Rabbine ne kadar da yakınsın! Ey Rabbin davetine icabet eden babacığım! Ey makamı Firdevs Cenneti olan babacığım!” diyerek ağladı.
Ebû Bekir (ra) aceleyle geldi, yüzündeki örtüyü kaldırıp alnından öptü ve “Anam babam sana fedâ olsun! Hayattayken çok güzeldin, ölüyken de çok güzelsin” dedi.
Ömer (ra) başta olmak üzere bazıları ölümüne inanmak istemedi. Ömer “Bazı münafıklar öldüğünü iddia ediyor. Hayır! Mûsâ’nın Rabbine gidip kırk gün kavmine görünmediği gibi o da Rabbine gitti. Allah onu geri döndürecektir” diyordu.[11]
Ebû Bekir dışarı çıkıp Ömer’i sakinleştirdikten sonra Allah’a hamd edip şöyle dedi: “Allah Teâlâ, Peygamberine daha aranızdayken vefat haberini vermişti. Resûlullah vefat etmiştir! Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed vefat etmiştir. Kim Allah’a ibadet ediyorsa Allah Hayy’dır, ölümsüzdür!”
Ardından Âl-i İmrân 144. âyetini okudu:"Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır." İnsanlar bu âyeti işitince vefata kanaat getirdiler.
Ömer der ki: “Vallahi o güne kadar bu âyeti sanki hiç işitmemiş gibiydim. Ayaklarım beni tutmaz oldu, dizlerimin bağı çözüldü.”[12]
Ümmü Seleme valideniz anlatır: “O gece uyumamıştık. Seher vakti kazma seslerini duyunca feryat ettik. Bilâl’in ezan okurken ‘Eşhedü enne Muhammede’r Resûlullâh’ derken hıçkırarak ağlaması üzüntümüzü iyice artırdı.”[13]
Bilâl (ra) Nebî defnedildikten sonra artık ezan okuyamadı.
Defin
Salı gecesine kadar beklettiler. Elbiselerini soymadan yıkadılar. Usâme ve Şakrân su döküyor, Ali yıkıyordu. Üç parça kumaşla kefenlediler. Nereye defnedileceği konusunda ihtilaf çıkınca Ebû Bekir “Hiçbir peygamber, ruhunun kabzedildiği yerden başka yere gömülmemiştir” dediğini işittiğini bildirdi.
Ebu Talha, vefat ettiği yatağın altına lahit kazdı. Çarşamba gecesi defnedildi. Ashâb onar onar hücreye girip bireysel olarak cenaze namazı kıldılar, imamlık yapan olmadı.
Enes (ra) der ki: “Nebî’nin Medine’ye girdiği gün her yan aydınlanmıştı. Öldüğü gün ise her taraf karanlığa boğuldu. Ellerimiz onu gömme işinden çekilir çekilmez kalplerimizin eskisi gibi olmadığını fark ettik.”[14]
Dersler
1) Ölüm haktır. Her canlı ölümü tadacaktır. Bunu herkes söyler, söylüyor. Ama buna göre bir hayatı az kimse yaşıyor. Ölümü çok anmalı, hem sevdiklerimiz için hem de kendimiz için nice yarınların geleceğini ummamalıyız. Ölüme hazır olmalı, hüsnü hatimeyi temenni edip ona uygun bir hayat yaşamalıyız.
Son nefesindeki sözler: “Lâ ilâhe illallâh… Beni Refîk-i A‘lâ’ya kavuştur.”
Ölümün en şiddetli anında bile aklı ve kalbi Allah’a bağlı kalmak, hayat boyu yapılan zikir ve tefekkürün meyvesidir.
2) Rasûlullah’ı (sav) sahabeler gibi sevmeliyiz! Onlar ki kendi canlarından üstün tuttular. Ana gündem maddeleri Nebi (sav) oldu. Onun hüznü hüzünleri, onun sevinci sevinçleri oldu. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Sizden biriniz, ben kendisine babasından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz."[15]
3) Ömer (ra) Rasûlullah’ın (sav) öleceğini bilmiyor olamaz. Ama bu ayrılığın sarsıntısı karşısında derin bir hüzne kapılmış ve unutmuştu. Bizler de onlardan çok daha fazla ayetleri unutuyoruz. Ama öyle bir olay oluyor ki, bir ayet dile getiriliyor, sanki bu ayet yeni iniyor, hiç duymamışçasına bir hisse kapılıyoruz. Çünkü Kur’an böylesine mucizevi, hayata ışık tutan bir kitaptır. O yüzden Kur’an’ı anlama yolunda, tekrar etme uğrunda daha çok çaba sarf etmeliyiz. Rabbimiz şöyle buyurur: "...Ve Kur'an'ı ağır ağır, tane tane (tertil üzere) oku."[16]
4) Aişe annemiz “Namazı Ebubekir kıldırsın” emrinin ne anlama geldiğini anlamış, babasının emir olacağını hissetmişti. Babasının musibetlerden uzak olmasını istedi. Emirlik istenmez ama verildiyse hakkı verilmeye çalışır. Emirlik isteyene Allah yardım etmez, istemeyip de emir olana ise Allah yardım eder. Efendimiz (sav) şöyle buyurur: "Vallahi biz isteyeni veya görev hırsı bulunanı yönetici yapmıyoruz."[17]
5) Ey hastalıklardan bunalmış kardeşlerim, sabır! Hastalıklar ile günahlarınız dökülüyor ve arınıyorsunuz. Ayağınıza batacak küçücük bir dikenden bile günahlarınızı affeden Gafûr bir Rabbimiz var. Rabbimiz şöyle buyurur: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.”[18]
Neye Ağlamalı?
Enes (ra) anlatır: Rasulullah (sav)’in vefatından sonra Ebû Bekir ve Ömer, Ümmü Eymen’i ziyaret ettiler. Ümmü Eymen ağlıyordu. “Niçin ağlıyorsun? Allah katındaki nimet O’nun için daha hayırlıdır” dediler. Ümmü Eymen: “Ben O’nun için ağlamıyorum. Vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum” dedi. Ebû Bekir ve Ömer de onunla birlikte ağladılar.[19]
İmam Kurtubî der ki: “En büyük musibet dindeki musibettir. Nebî (sav) buyurmuştur: “Birinizin başına bir musibet geldiğinde, benim musibetimi (vefatımı) hatırlasın. Çünkü bu, musibetlerin en büyüğüdür.”[20]
Doğrudur. Çünkü vahiy kesildi, nübüvvet sona erdi. Bazı Araplar mürted oldu; hayrın ilk kesintisi ve şerrin ilk zuhuru bu oldu. Vahyin kesilmesi asıl hüzün sebebidir. Artık bir daha Allah’ın kelamı inmeyecektir. Ümmet dağılacak ve ayrılıklar hızla artacaktır. Bugün de maalesef hâlâ devam etmektedir.
1400 küsur yıl geçti. Fitneler saymakla bitmez. Ama hâlâ en çok ihtiyaç duyulan şey, Kur’an ve sünnetin etrafında birleşmektir. Rasûlullah (sav) hayatta olsaydı, Müslümanlar onun etrafında bir anda birleşirdi. En çok istenen şey de bu aslında… Bununla birlikte sahabe, hüznün içinde ümitsizliğe kapılmadı. Rasûlullah (sav) aralarından ayrılmıştı fakat Kur'ân aralarındaydı, sünnet aralarındaydı. Vahyin canlı tanıklarıydılar. Onlar gözyaşı döktüler ama yıkılmadılar. Çünkü biliyorlardı ki Nebî'nin bıraktığı mirasa sarılanlar yolunu kaybetmeyecektir. Bugün bize düşen de, onu sadece özlemek değil; hayatımızı onun sünneti doğrultusunda yaşamaktır.
Duamız; Allah’ım! Bizleri Kur’an ve sünnetin etrafında birleştir, fitnelerden muhafaza eyle. Kalplerimizi imanla dirilt, son nefesimizi hüsn-i hâtime ile tamamla. Bizi Peygamber Efendimiz (sav) ile Refîk-i A‘lâ’da buluştur. Âmin.
[1] Buhari, Müslim.
[2] Buhari.
[3] Buhari.
[4] Buhari.
[5] Buhari.
[6] Buhari.
[7] Buhari.
[8] Buhari.
[9] Buhari.
[10] Taberi.
[11] İbn Hişam.
[12] Buhari.
[13] İbn Kesir.
[14] Tirmizi.
[15] Buhari, Müslim
[16] Müzzemmil, 4.
[17] Buhari.
[18] Buhari, Müslim.
[19] Müslim.
[20] İbn Mâce, Darimi.