Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah Teâla’ya, salat ve selam ise O’nun Rasulü Muhammed’e, O’nun aline ve ashabına olsun.
Kaleme alacağımız bu bölümde, sizler ile siyerden bazı kesitleri paylaşmak suretiyle, o bölümden çıkarılacak dersleri zikretmeye çalışacağız. Yani Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında meydana gelen olayların sırasıyla zikredilmesinden daha ziyade, bir bölümünü naklederek, o bölümden biz muvahhidlere düşen dersleri aylık olarak yazmaya çalışacağız inşaallah… Bundan dolayı aynı olayları birden fazla kere tekrar etmek zorunda kalmamız mümkündür. Ancak her seferinde çıkaracağımız ders farklı olacaktır.
Hiç şüphe yoktur ki Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında bizler için çok büyük dersler vardır. Efendimizin gönderiliş sebeplerinden birisi de bize bu dini açıklayıcı olmasındandır. Bundan dolayı sözleri, amelleri bizler için önemli olduğu gibi hayatı, siyreti de bizler için çok önemlidir. Elbette siyerin kaynağı, hadisler kadar her zaman sıhhat bulmayabilir. Ancak siyer bazen Kur’an’dan, bazen sünnetten, bazen de tarihî kaynaklardan neş’et edebilir.
Bu ay ki yazımızda ise Tebük sonrası meydana gelen bazı olaylardan, özellikle de Kab bin Malik’in durumundan bahsetmeye çalışacağız.
Tebük Gazvesi hicretin 9. yılında meydana gelmişti. Gazvenin meydana geldiği bu yıldan, içerisinde çok büyük kıtlık ve zorluklar bulunmasından dolayı Tevbe suresinde güçlük zamanı diye bahsedilmektedir. Çük büyük güçlükler vardı, hava son derece sıcaktı, hurmaların hasat vakti gelmişti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) âdeti olmadığı üzere gidilecek yeri, kiminle savaşılacağını beyan ederek ordunun hazırlıklarını tamamladı. Otuz bin kişilik bir ordu hazırlandı. Ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yola çıktı. Tebük yaklaşık Medine’ye 700 km uzaklıktaydı. Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Bizans’a karşı çıkmış olduğu bu gazve 50 gün sürdü. Daha sonra ise herhangi bir savaş olmadan Medine’ye geri döndü. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir savaştan ya da gazveden geri döndüğünde mescide girer, âdeti üzere iki rekât namaz kılar, daha sonrasında ise katılamayan kimselerin mazeretlerini dinlerdi. Bu gazveye de seksen kadar kişi katılamadıkları için Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) mazeret bildirdiler. Geri kalanlardan üç kişi ise mazeret bildirmediler. Bu kimseler; Kab bin Malik, Hilâl bin Ümeyye, Mürare bin Reb’i idi. Kab bin Malik defalarca hazırlık yapmak istemiş ama yapamamıştı. Her hazırlık yapma niyetiyle çıktığında yapamadan geri dönüyordu. Kab bin Malik, Bedir savaşı hariç o zamana kadar tüm savaşlara katılmıştı. Ve nihayet Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ordu bir sabah erkenden yola çıkmıştı. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Tebük’e varınca Kab bin Malik’in durumunu sormuştu. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Medine’ye yaklaştığını duyan Kab bin Malik, özür uydurmaya yeltensen de bundan vazgeçerek hakikati söylemeye karar vermişti. Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye gelince savaşa çıkmayanların hepsinin özrünü dinledi ve onların hepsi için bağışlanma diledi. Bu kişilerden sonra Kab bin Malik Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelerek şunları söyledi;
“– Yâ Rasulallah! Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım, ileri süreceğim mazeretlerle onun öfkesinden kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile, yarın Allah Teâla işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem, bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah Teâla’dan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu.”
Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine beklemesini emretti. Kab bin Malik’in özür bildirmediğini duyan arkadaşları kendisini özür beyan etmemesi konusunda epeyce kınamışlardı. O kadar kınadılar ki Kab (radiyallahu anh) görüşünden vazgeçmeyi dahi düşündü ancak yaptığı üzere sebat etti. Daha sonrasında ise kendisi gibi aynı şekilde beklemesi emredilen iki kişi daha olduğunu öğrendi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu üç sahabe ile konuşulmamasını emretmişti. Ashabı kiram tavır alarak onlar ile olan ilişkilerini kesi. Bu dönemin sonlarında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onları eşlerinden de ayırmıştı. Bu şekilde elli gün geçti. Bu elli günün sonunda ise Allah Teâla ayet indirerek onları bağışladığını ifade etti. Bu ayet inince müjdeciler Kab bin Malik’e bu müjdeyi vermek için koşturdular. Kab bin Malik’e gelen müjdeciye müjdesi karşılığında Kab bin Malik, üzerindeki elbiseyi verince giyecek başka elbisesi kalmadığı için emanet bir elbise alarak mescide gitti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabının ortasında oturuyordu. Muhacirlerden sadece Talha bin Ubeydullah ayağa kalkarak kendisini tebrik etti. Ondan başka da muhacirden ayağa kalkan birisi olmamıştı. Bu müjde üzerine Kab (radiyallahu anh) malının tamamını infak etmek istedi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bir kısmını bırakmasını nasihat edince, bu şekilde davrandı. Ve şöyle dedi;
“- Yâ Rasulallah! Allah Teâla beni doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.”
İnen ayetler ise şu şekilde idi.
“Allah (savaşa gitmek istemeyenlere izin vermesi sebebiyle) Peygamberini bağışladığı gibi, bir kısmının kalbi kaymak üzere iken güçlük zamanında Peygamber’e uyan muhâcirlerle ensârın da tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara çok şefkatli, pek merhametlidir.”
“Hani şu tövbeleri (Allah’ın emri gelene kadar) geri bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet Allah’tan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Eski hâllerine dönmeleri için Allah onların tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır.”
“Ey imân edenler! Allah’ın azâbından korkun ve doğrularla beraber olun”[1]
Bu Olaydan Çıkarılacak Dersler
1) Dünya hayatı tüm insanlar için tatlı ve çekicidir. Sahabeler içinde aynı şekildedir. Hatta Allah Teâla’nın bunu bildirdiği ayetin zahirine bakacak olursak peygamberlere dahi sevimlidir. Ancak insanın dünya hayatına karşı gösterdiği muamele ile kalbindeki dünya sevgisi ya daha da artacaktır ya da azalacaktır. Tebük gazvesinden geri kalan insanların bazılarının geri kalmasına sebep olan şey, onları Allah’ın ve Rasulü’nün emrinden alıkoyan şey, dünya sevgileridir.
Nitekim Allah Teâlâ şu şekilde buyurmaktadır;
“Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır.”[2]
Bu ayette de geçtiği üzere dünya hayatı insanların tamamına sevdirilmiş ve süslenmiştir. Peygamberlere dahi süslü gösterilmiştir. Örneğin İbrahim’e (aleyhisselam) oğlunu kesmesi emredilirken, hanımını terk etmesi emredilirken O’na da kadın ve oğul sevdirilmiştir. Ancak Allah’ın halili olduğundan, onun bir gereği olarak Allah’ın emrini ve sevgisini, Onların sevgisinin önüne almıştır. Müslüman dünyaya Allah ve Rasulü’nün yüklediği anlamda daha ileride ne bir anlam yükleyebilir, ne de onların konumlandırdığı yerden başka bir yere konumlandırabilir. Bunu yapması halinde zulmetmiş olacaktır. Çünkü zulüm, bir şeyi menfi ya da müspet anlamda hak etmediği bir yere koymaktır.
2) Cihaddan geri kalmak büyük günahlardandır. Tebük gazvesine sahabeler hazırlanırken, münafıklar kara propaganda yaparak insanları vazgeçirmeye çalışıyor ve onları korkutmayı amaçlıyorlardı. Bundan etkilenen bazı müminlerde ağırdan alıyorlardı. Bunun üzerine ise Allah Teâla şu ayeti kerimeyi indirdi.
“Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size "Allah yolunda sefere çıkın" denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [3]
İşte bu ayet, Tebük gazvesinin hazırlıkları sırasında indirilmiştir.
Cihad, şeriatın hiçbir amele denk tutmadığı bir ameldir. Bu dinin zirvesidir. Hangi ameli işlersek işleyelim onun faziletine ve ecrine ulaşmak mümkün olmayacaktır. Bu, işin ecir ve mükâfaat kısmıdır. Diğer bir yanı ise onun terk edilmesi ve atıl hale getirilmesidir. Bu ise büyük günahlardandır. Bu olayda, bu gerçeği net bir şekilde ortaya koymaktadır. Dini var olduğu şekilden başka bir şekilde göstermek isteyen tahrifçilerin ya da menhec sapması yaşayarak cihad kavramını atıl hale getirenlerin, günümüzdeki birtakım amellere cihad ile ilgili ayet ve hadisleri indirgeme çabaları boşunadır. Çünkü bu hakikat, defalarca Allah Teâla ve Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından bir ok gibi dile getirilmektedir.
“Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ın bakım ve onarımını, Allah'a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zâlim topluluğu doğru yola erdirmez.” [4]
Ebu Hureyre’den (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah yolunda cihada denk hangi iş vardır?” diye soruldu. “Ona denk ibadeti yapmaya güç yetiremezsiniz.” buyurdu. Ashab aynı soruyu iki-üç defa tekrarladılar. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) her defasında, “Ona denk ibadete güç yetiremezsiniz.” cevabını tekrarlayarak şöyle buyurdu: “Allah yolunda cihad eden kimsenin benzeri, gündüzleri oruç tutan, gecelerini namaz kılıp Kur'an okumakla geçiren ve Allah'ın ayetlerine gereğince itaat eden ve Allah yolundaki mücahid dönünceye kadar ne namaza ne de oruca usanmadan ara vermeyip, devam eden kimse gibidir.”[5]
3) Erteleme hastalığı, insanı helake götürebilir. Kab bin Malik (radiyallahu anh), erteledikçe amelinde muvaffak olamıyor. Bugün hazırlık ederim, yarın ederim şeklinde yapılan tüm ertelemeler insanı helake kadar götürebilir. Şöyle yapacağım, böyle yapacağım diyerek vaktin geçip gitmesi ile insan, elinden tüm imkânları kaçırabilir. İnsanoğlu kendisinden geçip gitmiş olan zaman ile henüz gelmeyip, gelecek olan zaman arasındaki şimdiki zamandadır. Geçip gitmiş olan vakit zaten geçmiştir ve ondan konuşmanın insana herhangi bir faydası yoktur. Gelecek zaman ise gaybtandır. Geleceği dahi belli değildir. O zaman şimdiki zamana, hâle dikkat etmek ve onu elden kaçırmamak gerekmektedir. Erteleyen helak olmuştur. Salih amelleri erteleyenler, tövbelerini erteleyenler, ulaşmayı umdukları zamandan önce ölümün kendilerine gelip gelmeyeceğini bilemezler. O takdirde salih amellerde acele edilmelidir.
4) İnsanın kendisini daima gören bir Rabbi olduğunu bilmesi gerekmektedir. Günahı kime karşı işlediğinin farkında olmalıdır. İnsanları kandırabilirsin. Onları mazeretlerin ile uyutabilir, hatta aldatabilirsin. Peki, kalplerin özünü bilen, gözlerin hainliğini bilen Allah Teâla’yı kandırmak mümkün müdür? Asla mümkün değildir. Kab bin Malik kıssasından da anladığımız gibi Kab (radiyallahu anh), sözü söyleme noktasında mahir idi. Söylediğini karşı tarafa kabul ettirebilirdi. Özür zikredecek, beyan edecek olsa kabul edilecekti. Ancak O Allah’ın kendisi hakkındaki hesabını göz önünde bulundurarak af edilmeyi Allah Teâla’dan bekledi. Suçunu itiraf ederek Allah Teâla tarafından temizlenmeyi bekledi.
5) Müslümanlar birbirlerinin velileridir. Ve ne olursa olsun Müslümanın Müslümandan başka kimsesi yoktur. Kab bin Malik hadisesinde Gassan Melik’i, olan olayları duyunca kendisine bir mektup yazmıştı. Kab bin Malik’i zaafa düşürerek O’nun irtidat etmesini arzulamaktaydı. Ancak Kab bin Malik ise kendisine kâfirler tarafından gönderilen mektubu ikinci bir musibet sayarak suçundan kaynaklandığını düşündü. Kendisini ise asla temize çıkarıp, tezkiye etmedi. Eğer nefsine uyacak olsa ya da şeytana uyacak olsaydı, Müslümanların kendisine aldığı tavrı gerekçe göstererek onlardan daha da uzaklaşması mümkündü. Ancak o yine Müslümanları terk etmemeyi tercih etti. Ve bağışlanmayı bekledi.
6) Doğruluk sıdka götürür. İnsan doğruları söyledikçe doğruya yönelir. Yalan söyledikçe ise yalana yönelir. Sonra yalanlarını örtmek için bir yalana daha sonra bir yalana daha yönelir. Sonunda ise yalancılardan sayılır. Kab bin Malik, doğru söyleyerek aklandığını görünce hayatının sonuna kadar doğrudan ayrılmayacağını söylemiştir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Sıdka, doğruluğa yapışın. Şüphesiz ki doğruluk, iyiliğe götürür. İyilik cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıdıklardan yazılır. Yalandan ise sakının. Şüphesiz yalan kişiyi günaha götürür. Günah ise cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında yalancılardan yazılır.” [6]
7) Bahanecilik bir hastalıktır. Ve münafıkların özelliklerindendir. Sadık müminler her zaman ve zeminde emirlere itaatin ve boyun eğmenin yollarını ararlar. Münafıklar ise her zaman özür beyan etmenin, bahane ileri sürmenin yolunu bulmaya çalışırlar.
“Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.” [7]
“Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir.” [8]
“Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler.” [9]
8) Bir Müslümanın ıslahı için tavır almak caizdir. Nitekim Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına, Kab bin Malik (radiyallahu anh) ile beraber diğer sahabeler ile konuşmalarını yasaklamıştı. Bu husus, Kab bin Malik’e (radiyallahu anh) çok ağır gelmişti. Hatta bu tavır üç sahabeyi eşlerinden ayırmaya kadar dahi gitmişti.
Buradan da anlaşıldığı gibi bir mümine tavır almak, onun ıslahı içindir. Bir mümin, günah işlediği takdirde belli şartlar dâhilinde kendisine tavır almak mümkündür. Elbette bunun hikmetle yapılması gerekmektedir. Bunun kime, nasıl, ne şekilde uygulanacağı ilim ehli tarafından belirlenmelidir. Nitekim Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) her hata edene tavır almamıştır. Müslümanların genel maslahatı göz önünde bulundurularak tavır belirlemek caizdir.
Burada dikkat ile üzerinde durulması gereken en önemli konulardan bir tanesi de ashabın takındığı tavırdır. Çünkü alınan bir karara asla muhalif bir tavır sergilemediler. Kab bin Malik (radiyallahu anh) ile amcaoğlu Ebu Katade radiyallahu anh) arasındaki diyalogda dahi, Ebu Katade onunla konuşmuş olmasına rağmen onu rahatlatacak ya da sevindirecek bir şey söylememiştir. Bizzat ona ok gibi saplanacak bir cevap ile cevap vermiştir. Kab bin Malik selam vermiş. Amcaoğlusu Ebu Katade ise selamını almamıştı. Bunun üzerine duvarından atlayan Kab bin Malik (radiyallahu anh) “Ben Allah’ı ve Rasulü’nü seviyorum sen bunu bilmiyor musun?” deyince Ebu Katade şu şekilde cevap vermiştir; “Allah ve Rasulü daha iyi bilir.” Sahabe Rasulullah’dan (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen bir emre bu şekilde boyun eğmekteydi.
Bu konu hakkında, Seyyid Kutub’un şu satırlarını aktarmak yerinde olacaktır.
“Mekke'nin fethinden sonra yaşanan kargaşaya ve zor anda baş gösteren karışıklığa rağmen, Müslüman toplumda disiplin, kontrol böyle sağlanıyordu. Emirlere uyma bu şekilde gerçekleşiyordu. "Peygamberimiz, mü'minlerin, üçümüzle konuşmasını yasakladı." Artık hiçbiri konuşmak için ağzını açamaz. Kimse Ka'b'ı (radiyallahu anh) sevgiyle karşılayamaz. Ona bir şey veremez, bir şey alamaz. Amcasının oğlu, en çok sevdiği insan bile... Duvarından tırmanmış, yanına gitmiş, ama selâmını almamıştı. Sorusuna cevap vermemişti. Israrlar karşısında cevap vermişse de üzüntüsünü giderememiş, sıkıntısına çare olmamıştı. Sadece, “Allah ve peygamberi daha iyi bilir.” demişti.” [10]
Burada Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ashabı, zahiren üç sahabeyi yalnız bırakmış, onlarla ilişkilerini kesmiş, onlara kötülük etmiş gibi görülseler de kesinlikle hakikat bu değildir. Hakikat, kendilerinden bir parça gibi gördükleri kardeşlerinin ıslahı idi. Bunun alametlerinden birisi de, bağışlandıkları ayet iner inmez sevinçle arkadaşlarının, Kab bin Malik’e (radiyallahu anh) gelmeleri ve kendisini müjdelemeleridir. Bir müminin tövbe etmesinden ya da bağışlanmasından duyulan sevinç ne de büyüktür. Günümüzde insanların bağışlanmaları için elbette yedi kat semadan ayet inecek değildir. Ancak kişinin tövbesini izhar etmesi, ıslah olduğunu insanlara göstermesi, tövbesinin sıdkını gösterecektir. Müminler de kardeşlerinin tövbesi ile sevinecek ve mesrur olacaklardır. Çünkü müminlerin birbirleri arasındaki tavırlar şahsî tavırlar değildir. Bir mümin, bir mümine Allah Teâla’nın sınırlarını çiğnemesi halinde bir tavır alır. Vefa gösterilecek şey Allah’ın sınırlarıdır, hudutlarıdır.
Allah Teâla, hakikî tövbe ile tövbe eden ve Rabbine kavuşan kullarından eylesin.
[1] (9/Tevbe, 117, 118, 119)
[2] (3/Ali İmran, 14)
[3] (9/Tevbe 38)
[4] (9/Tevbe 19)
[5] (Müslim)
[6] (Buhari)
[7] (9/Tevbe 42)
[8] (9/Tevbe 44)
[9] (9/Tevbe 45)
[10] (Fizilali’l Kur’an)