Allah’a hamd, Rasulüne salat ve selam olsun.

Allah (cc)’ın insanoğluna vermiş olduğu en büyük nimetlerden birisi de evlat, çocuk nimetidir. Tabii ki evladın kişiye ahirette nimet, bir fayda olabilmesi için yavrumuzu/ciğerparemizi şirk, küfür, isyan gibi ortamlardan koruyabilmek, ona islâm akidesini öğretmek ve üstün ahlakî bir terbiye vermekle mümkün olur.

Eğer bu şekilde yavrularımızı koruyabilirsek nimet olur. Aksi takdirde bize fitne/imtihan olur. Nitekim Allah cc şöyle buyurmaktadır:

“Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır; büyük mükâfat ise Allah'ın katındadır.”[1]

Eğitimde Gençliğin önemi

Bütün dinler kendi inançlarını devam ettirebilmek için çocukların eğitimine büyük önem gösterirler. Kaliteli ve kalifiye gençlerin olduğu bir topluluk/cemaat hedefleri olan ve başarıya istekli olan bir topluluktur. Nitekim Nebi (sav) Mekke’de kendisine risalet verildiğinde Daru’l Erkam’da birçok genç sahabiyi eğitmiş ve hepsini potansiyellerine göre islâm davasında kullanmıştır. Kiminin cesaretinden, kiminin malından, kiminin de zekasından faydalanmıştır. Ve İslam büyük kitlelere ulaşmıştır. Bu gençlerden bazıları şunlardı:[2]

· Ali (ra) İslâm’ı büyük bir dirayetle kabul ettiğinde henüz 10 yaşında bir çocuktu.

· Efendimizin azad ettiği kölesi Zeyd bin Harise (ra) iman ettiğinde 15 yaşındaydı. Peygamberimizi Tâiflilerin taşlarına karşı vücudunu siper ederek korumaya çalıştığı esnada genç ve yiğit bir delikanlıydı.

· Ömer’in (ra) oğlu Abdullah (ra), İslâm ile şereflendiği zaman 10 yaşlarındaydı. 13 yaşlarında iken Uhud Savaşı’na katılmak istemiş, ancak çok genç olduğu için Allah Rasulü (sa) izin vermemişti. Daha sonra büyük âlimler safının en başına geçerek en çok hadis rivayet eden ikinci sahabi olma şerefini elde etti.

· Abdullah bin Hişâm (ra) Peygamber Efendimize (altı yaşındayken) yetişmiş idi. Annesi Zeyneb bint-i Humeyd onu (Mekke fethinde) Rasulullah (sa) Efendimize götürüp:

“–Ya Rasulallah! Oğlumdan müslüman olduğuna dair bey’at al!” dedi. Rasulullah (sa):

“–O daha küçük!” buyurdu ve başını sıvazlayarak Abdullah’a dua etti.

Abdullah bin Hişam (ra) ileriki yaşlarında çarşıya çıkar, gıda maddeleri satın alırdı. İbn Ömer ile İbn Zübeyr onu çarşıda görünce hemen yanına varıp:

“–Bizi de bu mala ortak et! Zira Allah Rasulü (sa) senin için bereket duasında bulundu.” derlerdi.

Abdullah da on­ları ortak ederdi. Bazı zaman olurdu ki, tam bir deve yükü kâr elde eder ve onu evine gönderirdi.[3]

Cafer bin Ebî Tâlib (ra) Mute’de şehid edildiğinde otuz üç yaşındaydı. Demek ki Habeşistan’a hicret edip Necaşi’nin huzurunda müslümanları temsilen ilim, hikmet ve cesaretle konuştuğunda 17 yaşlarında bir delikanlı idi.

· Abdullah bin Mes’ud ve Zübeyr bin Avvâm (ra) 16 yaşlarında müslüman olmuşlardır. 

· Abdurrahman bin Avf ve Sa’d bin Ebî Vakkas (ra) ise 17 yaşlarında imanla müşerref olmuşlardır.

· Allah Rasulü’nün damadı Osman bin Affan, yaşadığı takva hayatıyla “ümmetin emini” diye yad edilme şerefine nail olan Ebu Ubeyde bin Cerrah ve adaletiyle çağları aydınlatan Ömer (ra) iman ettiklerinde 25 ile 31 yaş civarındaydılar.

· En çok hadis rivayet eden sahabilerden Câbir bin Abdullah (ra), İkinci Akabe Beyʼatiʼne katıldığında 15 yaşlarındaydı.

· Peygamber Efendimiz’e hizmet eden Enes (ra) şöyle demiştir:

“Allah Rasulu (sa) Medine’ye geldi. Oʼnun ashabı içinde Ebu Bekir’den baş­ka saç ve sakalında beyazlıklar olan kimse yoktu. Ebu Bekir de saç ve sakalını kına ve ketem bitkisiyle boyamıştı.”[4] Ebu Bekir (ra), hicret eden sahabilerinin en yaşlısı idi…” [5]

· Amr bin Cemuh’un oğlu Muâz (ra), kabilesindeki müslüman gençlerle anlaşarak, bir gece babasının putunu gizlice civarda bulunan pislik çukuruna attı. Sabahleyin bu hali gören Amr, dehşet içerisinde kalarak putunu çukurdan çıkardı. Temizleyip güzel kokular sürerek yerine koydu. Aynı hadise birkaç gün daha tekerrür edince, putun kendisini müdafaa etmesi için boynuna kılıcını astı. Ertesi gün putunu tekrar çukurda gören Amr, ibadet ettiği cansız nesnenin kendini korumaktan bile aciz olduğunu anladı. Şirk karanlığından İslâm’ın nurlu sabahına uyandı. Daha sonra da kavmini İslâm’a teşvik etti.

· Rasulullah (ra) Medine’ye hicret ettiğinde, Zeyd bin Sâbit (ra) 11 yaşında bir yetimdi. Kendisi şöyle anlatır:

“Rasulullah (ra) Medine’ye geldiğinde beni huzuruna götürdüler. Efendimiz beni sevdi ve beğendi. Oradakiler:

“–Ya Rasulallah! Bu, Neccâroğulları’ndan bir gençtir. Allah’ın Sana inzal buyurduğu surelerden on yedi tanesini ezbere biliyor!” dediler. Bu durum Peygamber Efendimizin çok hoşuna gitti…”[6]

· Zeyd (ra) şöyle anlatır:

“‒Ben de Bedir Gazvesi’ne katılacağım.” diyerek Efendimizin huzuruna çıktı. Ancak Allah Rasulü (sa) 13 yaşındaki bu çocuğun savaşa katılmasına izin vermedi.

· Yine büyük İslam alimi ve en çok hadis rivayet eden sahabilerden Abdullah bin Abbas (ra) Peygamber Efendimizin vefatında henüz 13 yaşında idi.

Günümüzün Firavunları

Günümüzün zalim firavunları çocuklarımızı madden öldürmemektedir ancak zihinlerini ve fikirlerini İslam dışındaki dinlerle değiştirerek öldürmekten beter etmektedirler. Bu batıl yolda tüm mal ve güçlerini sarf etmektedirler. Batıl savunucularının bu uğraşı ve mücadelesi Rasulullah (as) zamanında nasılsa bu zamanda da aynıdır. Gaye ve amaç İslam neslinin ilerlemesini ve büyümesini engellemektir.  Rabbimiz teala Mekke müşriklerden bahsederken şöyle buyurmaktadır:

 “Gerçek şu ki, küfredenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.”[7]

Mukâtil ve Kelbi şöyle demektedirler: “Bu ayet Bedir Günü, kâfirlerden, kâfirlere yemek yediren kimseler hakkında nazil olmuştur ki bunlar, Kureyş'in ileri gelen on iki kişisidir.”

Said İbn Cübeyr ve Mücâhid ise şöyle demiştir: "Bu ayet, Ebu Süfyân ve onun Uhud günü Muhammed'e (as) karşı harbetmek için harcadığı malları hakkında nazil olmuştu. O, Araplardan meydana getirdiği ordunun dışında, Habeşlilerden de iki bin kişi kiralamış ve onlara, kırk okka infakta bulunmuştu. Bir okka, kırk iki miskaldir." Daha sonra Allah (cc) onların bu malı insanları Allah'ın yolundan alıkoymak için infak ettiklerini beyan buyurmuştur. Yani, onların bu harcamadan gayeleri, Rasulullah’a ittiba etmekten, yani onlara göre böyle olmasa dahi, Allah'ın yolundan men etmektir.

Daha sonra Allah (cc) “Bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır” buyurmuştur. Yani "Bu infak yapılacak, ama neticesi yürek acısı olacaktır. Zira mal gidecek fakat maksat hâsıl olmayacaktır. Aksine onlar, er geç mağlup olacaklardır" demektir. Nitekim "Allah şöyle yazmıştır: "Andolsun ki ben galip geleceğim, peygamberlerim de...[8]" buyurmuştur.

İçinde yaşadığımız tağutî sistemin inancı ve eğitim politikası laik, demokrat ve Kemalizmdir.[9] Çocukları bu inanç üzere yetiştirmeye önem göstermekle birlikte kişide ar/namus /ahlak bırakmamaktadır. Ve bu her geçen gün daha da kötüye gitmektedir.

Rabbimiz iman edenlere emir buyurarak ne zaman yada ne şartlarda olursa olunsun öncelikle kendilerini ve sonrası elinin altında bulunan kimseleri yakıtı insan ve ateşten olan cehennem azabından korumasını emrederek şöyle buyurmuştur:

 “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”[10]

İslam aileyi terbiye etme görevini asıl itibariyle evin babasına vermiştir. Bu sadece babayla sınırlı kalmayıp evin annesi de yardımcı olması gerekmektedir. Babanın ya da annenin ilk başta vereceği eğitim iman ilkeleri olması gerekmektedir.

Ayeti kerime minvalinde Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmuştur:

"Hepiniz çobansınız ve hepi­niz sürüsünden sorumludur. İnsanların başındaki imam (İslâm devletinin yö­neticisi) bir çobandır ve o, onlardan sorumludur. Adam aile halkı üzerinde bir çobandır ve onlardan sorumludur."[11]

Kimi ilim ehli şöyle demiştir: Yüce Allah'ın "Nefislerinizi koruyu­nuz" buyruğunun kapsamına çocuklar da girmektedir. Çünkü çocuk insanın bir parçasıdır. Tıpkı yüce Allah'ın: "Kendi evlerinizden... yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur"[12] buyruğunda olduğu gibi diğer ak­rabaların bağımsız olarak anıldığı gibi, ayrıca bağımsız olarak anılmamışlardır. Kişi çocuğuna helâli ve haramı öğretir, masiyet ve günah olan işlerden uzak kalmasını sağlar ve buna benzer diğer hükümleri yerine getirir.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Çocuğun baba üzerindeki hakkı ona güzel bir isim vermesi, yazı yazmayı öğretmesi ve ergenlik yaşına geldiği va­kit onu evlendirmesidir.”[13]

Yine Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir baba oğluna güzel bir terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır."[14]

Amr b. Şuayb babasından, onun dedesinden rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmaları­nı emrediniz. (Kılmazlarsa) on yaşında onları dövünüz ve yataklarını birbi­rinden ayırınız.”[15] Bu hadisi hadis âlimlerinden bir topluluk rivayet etmiş olup bu Ebu Davud'un lafzıdır.

Yine Semura b. Cundub'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Küçük çocuk yedi yaşına ulaştı mı ona namaz kılmasını emrediniz. On yaşına ulaştı mı kılmaması halinde onu dövünüz."[16]

Aynı şekilde kişi aile halkına namaz vaktinin ve hilâlin görülmesine da­yanarak oruca başlamanın farzîyetini ve orucu bitirmenin gereğini de haber verir.

Müslim'in rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) vitir namazını kıldıktan sonra: "Kalk ey Âişe, sen de vitrini kıl" dermiş.

Yine rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Gece­leyin kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran, eğer kalkamazsa yüzü­ne su serpen kişiye Allah'ın rahmeti olsun. Geceleyin kalkıp namaz kılan ve kocasını uyandıran, uyanmayacak olursa yüzüne su serpen kadına Allah'ın rahmeti olsun."[17]

Rasulullah (sav)’in: "Odalarında (uyuyan) hücre sahibelerini de uyandı­rın "[18] buyruğu da bu kabildendir.

İşte bütün bunlar yüce Allah'ın: "İyilik ve takva üzere birbirinizle yardım­laşın"[19] buyruğunun genel çerçevesi içerisine girmektedir.

Kur’an ve Sünnette Eğitimin Önemi ve Önceliği

İbn-i Ebî Şeybe’nin “el-Musannef” adlı eserinde şöyle geçer:

Abdulmuttalip ailesinden bir çocuk güzelce konuşmaya başlayınca Rasulullah (sav) ona yedi kere şu ayeti okutur, öğretirdi:

 “De ki: ‘Hamd, hiçbir çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı olmayan, âcizlikten dolayı bir yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah’a mahsustur.’ Sen O’nu tekbir ile yücelt.”[20]

Bazı rivayetlerde Furkan Suresi’nin başı olan şu ayetleri öğrettiği nakledilmiştir:

“Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kulu (Muhammed’e) Furkân’ı indiren Allah’ın şanı ne yücedir! O Allah ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Hâkimiyetinde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.”[21]

Yine “Musannef”de geçtiği üzere Hüseyn’in (ra) oğlu İmam Zeynelabidîn (ra) çocuğuna:

 “Allah’a iman ettim, tâğutu inkâr ettim” demeyi öğretirdi.

 

Velhamdulillahi rabbil alemin


[1] (8/Enfal 28)

[2] (İbn Hişam)

[3] (Buhari)

[4] (Buhari)

[5] (Buhari)

[6] (Ahmed)

[7] (8/Enfal 36)

[8] (58/Mücadele 21)

[9] (Madde 2 – Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, 1. (Değişik: 16/6/1983 - 2842/1 md.) Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek.)

[10] (66/Tahrim 6)

[11] (Buhari, Müslim)

[12] (24/Nur 61)

[13] (Beyhaki)

[14] (Tirmizi)

[15] (Ebu Davud)

[16] (Ebu Davud)

[17] (Beyhaki)

[18] (Muvatta)

[19] (5/Mâide 2)

[20] (16/İsrâ 111)

[21] (25/Furkan 1-2)