Sürekli olarak bahane üretmeleri münafıkların özelliklerinden birisidir. Bu özellik Yahudilerin de özelliklerinden idi. Bahanecilik insanın aslı olmayan şeyleri köpürtmek kastıyla kendisine yüklenen sorumluluktan kaçmasıdır. Bahanecilik ile hakiki mazeret sahibi olmak arasında ince farklar vardır. Sadık bir insanın bir müslümanın da zaman zaman bazı mazeretleri olabilir. Mazeretinden dolayı sorumluluklarını aksatmak zorunda kalabilir. Sadık müslüman ile münafık arasındaki temel fark; onların geçmişte sürdürdükleri hallerinde saklıdır. Eğer kişi sürekli işten sıvışmak gayesiyle yapıyor ise bahanecidir. Ancak geçmişinde sıvışıp kaytardığı hiç vaki olmayan bir kişinin bir sorumluluğunu geçerli bir mazeret ile yapamaması bahanecilik değildir. Başka bir husus da şudur ki; münafık bir kişi kaytardığından kendisini kârda zannederken mümin kişi yapamadığı, geri kaldığı bir amelden dolayı son derece mahzun olur.
Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır;
“Onlardan ‘Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme’ diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.”[1]
Bu ayet Tebük gazvesi zamanında inmiş olan bir ayettir. Allah Rasulü (sav) hiç adeti olmadığı üzere ilk defa gideceği bir savaşı açık etmişti. Allah (azze ve celle) bununla müminler içerisindeki münafıkları ortaya çıkarmak için bir imtihan, bir sınama takdir etmişti.
Kur’an’da bu gazve için zorluk gazvesi denilmiştir. Çünkü hem gidilecek mesafe hem şartlar hem de düşman ciddi manada amansızdı. Rumlara karşı yüzlerce kilometre ötede Medine’de işleri almış başını gitmiş iken sıcak bir ayda ordunun da birçok eksiği mevcut iken böylesi bir savaş söz konusuydu.
Kimi münafıklar Rum kadınlarının güzelliği ile fitneye düşmeyi, kimisi Medine’de hasat edilmeyi bekleyen hurmaları, kimileri de kendisini çok da zorlamayan hastalıklarını bahane etmek suretiyle ordudan geri kalmayı tercih ettiler.
Bahaneciliğin vasıfları arasında şöyle bir durum vardır; bahane olduğu gibi zikredilmez. Aksi takdirde mertçe davranılmış olur. Bundan dolayı bahanelere sığınacak olan insan bahanesine güzel bir kılıf geçirmek zorundadır. Bu kılıf aynı zamanda şer’î bir gerekçe olmalıdır.
Ayette münafıkların zikrettiği bahaneye bakarsak söyledikleri gerekçe, şer’î bir gerekçe ile süslenilmiştir. “Kadınlar ümmetin fitnelerindendir, dolayısıyla acem kadınlarını görmek bizim için bir fitne olabilir. Kadınlar hususunda bizleri fitneye düşürme” demektedirler. Savaşmak istemediklerinden değil! Korkak olduklarından hiç değil! Tüm gayeleri gözlerini haramdan korumak, zinaya düşmemek!
Bu konuya delil olması açısından, sürekli mazeret ileri süren insanlar olmasının daha iyi anlaşılması için şu ayetleri de zikretmek yerindedir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Onlara döndüğünüzde size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi. Bundan böyle davranışlarınızı Allah da Rasulü de görecek. Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecek.”[2]
“İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah'ın izniyledir. Bu da müminleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi. Onlara (münafıklara), “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin" denildi de onlar, “Eğer savaşmayı bilseydik, arkanızdan gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.”[3]
Benzeri bir durum bir başka savaşta yine meydana gelmişti. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi sıradan geçerli bir mazeret olmuş olsaydı bu onlarda ahlak haline dönüşmezdi. Geçersiz olan mazeretleri sürekli dile getirmeleri onları bahaneci yapmıştı. Bahanecilik sürekli bahane üretme halidir.
Bazen meşguliyetlerin insanı bazı işlerden alıkoyması normaldir. Ancak bahanecilik sürekli olan bir husustur. Yani insanın sorumluluklarını özellikle de toplumsal görevlerini yapacağında sürekli mazeretler üretmesi ya da suni, basit çok da önemli olmayan mazeretleri öne atarak işlerden kendisini soyutlamasıdır. Yani bu durumun sürekli olması ve yapay bahaneler olması gerekir.
Bahaneci bir insan ile mazeret sahibi bir insanı şu şekilde ayırt ederiz; kişinin genel halinin ne olduğuna bakılmalıdır. Sürekli mazeret üreten kimse ile bir hastalık ya da ciddi bir olayın kendisini işten alıkoyduğu kimse aynı değildir.
Osman (ranh) ile münafıkları birbirinden ayırt eden şey ne idi? Osman (ranh) da Bedir savaşına katılamamıştı. Ancak onu geri bırakan şey suni bir bahane değildi. Ya da kendi ürettiği bir bahane değildi. Ama münafıklar mazeret sayılamayacak kadar basit şeyleri mazeret olarak öne sürmekte ve sıvışmakta idiler. Suni olmasından da anlaşılacağı üzere bahanelerine kılıf bulmaları da onların kötü niyetlerini göstermektedir.
Ayırt edebilmek için bir başka rivayeti burada zikredebiliriz;
Ebu Abdullah Cabir İbn Abdullah el-Ensarî (radıyallahu anhuma) şöyle rivayet etmiştir: “Bir gazvede Allah Rasûlü (sav) ile beraberdik. Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurdu; “Gerçekten Medine'de öyle adamlar var ki siz bir yolda yürür veya bir vadiyi geçerseniz sizinle beraberdirler. Kendilerini hastalık hapsetmiştir.”
Bir başka rivayette “Ecirde size iştirak etmişlerdir” buyurmuştur.
Enes b. Malik’den (ranh) rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: “Nebi (sav) ile birlikte Tebük Gazvesi’nden dönüyorduk. Şöyle buyurdu: “Arkamızda Medine'de birtakım topluluklar vardır ki biz bir dağ yolunda, dere içinde her yürüyüşümüzde, muhakkak o Medine'dekiler de yürüyüşte bizimle beraberdirler. Onları burada bulunmaktan özür alıkoymuştur.”[4]
Burada insanların geride kalmalarına rağmen ecre ortak olmaları söz konusu iken münafıkların geride kalmaları azap ile karşılık bulmuştur. Bunun sebebi insanların iç dünyalarındaki o işte ortaya koydukları niyettir. Geride kalmak tek başına değerlendirilecek bir şey değildir. İnsanlar geçmişleri ile değerlendirilirler. Münafıklar her savaştan, her vazifeden sıvışmanın yollarını ararken, sadık müminler ise cihada çıkamadıklarından ya da infak edemediklerinden gözyaşı döken adamlardır.
Bahaneci insanın bahaneci olup olmadığını onların hallerinden anlamak mümkündür. Çünkü yemin dahi etseler onların durumuna itibar edilmezken müminleri onlardan ayırt eden şey müminlerin dillerinden sadır olan şeyler değil, halleri ile yaptıkları şey idi.
Münafıkların bahaneleri Tebük gazvesinde olduğu gibi Hendek savaşında da olmuştur. Onlar şöyle demişlerdi:
“Hani onlardan bir grup ‘Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkânınız yok. Haydi geri dönün’ demişti. Onlardan bir başka grup da ‘Evlerimiz açık (korumasız)’ diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.”[5]
Bahaneci münafık insanlar işin aslını gizleyen insanlardır. Ne kendi nefislerine ne de insanlara olayların gerçek yüzünü itiraf etmezler, edemezler. Korkaklığın adını yoğunluk, konfor düşkünlüğünün adını sosyal izolasyon koymuşlardır. O kimseler asla kendilerinde bir sıkıntı ve problem görmezler, onlarda bir problem yoktur. Problemli olanlar, sıkıntı üretenler, kendilerinin sorumluluğunu yerine getirememelerin tek sebebi dış etkenlerdir. Kendileri mükemmeldirler ancak işlerin yolunda gitmemesi ya da onların istenilen işleri yapamamalarının sebebi hep dış etkenlerdir.
Onlar küçük şeyleri büyüten bir yapıya sahiptirler. Çünkü bahanecilik küçük şeylerden beslenmeyi gerektirir. Her işi olduğundan büyük göstermek suretiyle onunla bir bahane üretmeye yeltenirler. Aksi takdirde her mazeret olduğu hal üzere kalsa herkes tarafından geçerli kabul edilmez. Bazen acındırmak suretiyle, bazen mızmızlanmak suretiyle, bazen duygusal yaklaşımlar ile bazen de büyütmek suretiyle bahane üretimine devam edilir.
İnsanoğlu alışmış olduğu standartlardan inmemek için bahaneler üretir. Bahaneciliğin temelinde kişinin kendi nefsini üstün görmesi ve onu çok önemsemesi vardır.
Bahaneci insanlar aynı zamanda çifte standart sahibidirler. Bu onların menfaatçiliklerinden de kaynaklanmaktadır. Kendi lehlerine bir husus ile aleyhlerine olan bir hususu değerlendirme biçimleri aynı değildir. Kendilerine bir tavır ya da bir sertlik yapıldığında tahammül edemeyen insanlar başkalarına bunları yaparken hiç de merhamet sahibi değillerdir.
Bugün Müslümanlar da kendilerini bu özellikten korumaya çalışmalıdırlar. Önceliklerinin ne olduğunu iyi belirlemelidirler. Öncelikleri Allah’a iman etmek, ibadet etmek ve O’nun dini için yaşamak olmayan insanları meşgul eden bir şeylerin sürekli bulunması normaldir. Önemli olan bu meşguliyetleri bahane etmeden kişinin üzerine düşenleri yapabilmesidir.
Niyetlerini sürekli kontrol etmelidirler. Kendi iç dünyalarında bir hizmeti, bir sorumluluğu, toplumsal bir görevi yapamamalarının sebebi ardı arkası kesilmeyen mazeretleri midir? Yoksa hakikatte kurtulamadıkları, Allah azze ve cellenin kendilerini imtihan ettiği gerekçeler midir?
Sadık olanlar ile münafık olanları birbirinden ayırt etmek için her durum ve zaman Müslümanlar için birer imtihandır. Çünkü onların durumlarını ortaya koymak ancak bununla mümkündür. İç içe yaşıyor olmalarına münafıkların kim olduklarını hallerinden genel hatlarıyla bilmelerine rağmen Allah azze ve cellenin takdir ettiği imtihanlar ile Müslümanlar ile münafıklar birbirlerinden ayrılmakta idi. Müslümanlar da bu olaylar ile kimin ne olduğunu öğrenmiş olmakta idiler.
İnsanların imtihan ve zorluk anlarında takınmış oldukları tavırlar onların sonrasında ne hal içinde olacaklarının bir göstergesi olmuştur. Zorluk olmasa idi imtihan olmazdı. Zaten zorluk olmasa idi münafıklar da kendilerinden istenileni kolayca yerine getirirdi. Aslında Tebük savaşında adresin belli olması bunun bir imtihan olduğunun göstergesidir. Tebük yakın ve kolay bir yerde olsaydı gelirlerdi. Medine düşman tarafından kuşatılmasaydı onlar Medine’de evlerinde bekçi kalırlardı. Bakın Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık.” diye Allah'a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.”[6]
Müslümanlar kendilerine şunu sormalıdırlar?
Sadece Müslümanlar ile birlikte oldukları yerler piknikler, yemek davetleri, iftarlar, düğünler ve keyif alınan meşakkatsiz ortamlar mı? Yoksa Müslümanlar tutuklanırken, gözaltına alınırken, esir düştüklerinde, mallarını harcamaları gerektiğinde, zamanlarını vermeleri gerektiğinde, basit bir temizlik yapılacağında, eşya taşınacağında ya da zorluk içeren işler olduğunda mı onlar ile beraberler?
Zorluk anlarında mı varız? Kolaylık anlarında mı varız? Yükselişte mi, düşüşte mi? Düşüşte olanın yükselişte olma hakkı ve haddi var. Ya düşüş günlerinde sıvışanların yükselişte ortaya çıkmalarına yüzleri ya da hadleri var mı acaba?
Yine bahane zikredilince değinmemiz gereken şeylerden birisi de tedbir konusudur. Müslümanların bugün kendi nefislerinde getirdikleri ve en fazla sığındıkları bahane tedbir bahanesidir. Bu bahaneyi zikreden herkes nifak üzeredir demekten Allah’a sığınırım. Ancak Müslümanlar düşünmelidirler. Acaba bizler de bugün geçerli olmayan bir bahane zikrediyor muyuz?
Tedbir, hareketi korumak için Müslümanların sarılmaları gereken sebeplerdir. Ancak bugün tedbirlerimiz hareketimizi ya da çalışmalarımızı hizmetlerimizi değil de bizlerin kendi nefislerini, mallarımızı, kendi çıkarlarımızı korumak için yapılmaktadır? İnsanların kendilerini korudukları şey tedbir midir? O koruma ile neyin devamlılığı sağlanmaktadır? Tedbir hareketin, çalışmanın devamlılığı için gerekli bir şey değil midir? İşte bu tür soruları münafıklara benzememek için kendi nefislerimize sormak zorundayız.
Allah azze ve celle bizleri münafıkların vasıfları ile vasıflanmaktan muhafaza etsin. Amin…
[1] Tevbe, 49.
[2] Tevbe, 94.
[3] Ali İmran, 167.
[4] Buhari, Müslim.
[5] Ahzab, 13.
[6] Tevbe, 42.