Münafıkların özelliklerinden birisi de kötülüğü emretmeleri ve iyiliği de yasaklamalarıdır. Onlar bunu açıkça yaptıkları gibi bazen de gerçeği gizleyip başka bir kılıf altında yapmaktadırlar. Kötülüğü açıktan emretmek bizzat kötülüğün yapılmasını istemek ile olur. Bir kılıf altında emretmek ise asıl dayanağı farklı göstermek suretiyle kötülüğü dolaylı olarak emretmektir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip iyilikten menederler, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir.”[1]
Kötülüğün yayılmasını isteyen insanların bunu talep etmesindeki asıl gaye; kendileri gibi insanların çoğalmasını istemeleri bu sebeple de kendilerinin daha rahat kötülük işlemeleri ve yadırganmamaları isteğidir.
Münafıklar kötülüğün yayılmasını ister ki kendileri göze batıp sivrilmesinler ve bununla bilinmesinler. Onları kötülüğü yaymaya iten sebep içlerinde sakladıkları küfürleri ve imana karşı duydukları öfkedir. Kötülük ve onu yapanlar ne kadar çoğalırlar ise bunun asıl sahipleri o kadar göze batmaz, insanlar tarafından yadırganmazlar. İşte bu sebep kötülüğü emretme ve önüne geçmemenin en büyük sebebidir.
Münafıklar kendileri gibi olan insanların yanında kötülüğü açıktan yayıp emrederken kendileri gibi olmayan müminlerin yanında ise farklı bir kılıf ile bunu yapmaktadırlar.
Bir örnek zikredecek olursak; Müslümanları cihattan alıkoymak için, onları bu amelden geri çevirmek için üstü kapalı birtakım mazeretler zikretmek suretiyle onları amelden alıkoymak istemektedirler. Bunun sebebini ise bazen aşırı sıcak, bazen yol uzunluğu, bazen düşmanın savaş meydanına gelmeyecek olması gibi asılsız sebeplerden oluşturmaktadırlar. Ancak netice olarak müminleri saf iyilik ve salih amel olan cihattan alıkoymaktırlar.
Yine Müslümanların kalplerine korkuyu ekmeye çalışmaları da bu hususta örnek olarak zikredilebilir. Çünkü Allah’ın dışındakiler ile korkutmak bir çeşit kötülüktür. Münafıklar bunun da yayılmasını sağlamaktadırlar.
Aişe annemize atılan iftira örneğinde olduğu gibi onlar iftira gibi bir günahı konuşmak suretiyle yaymakta idiler. Kötülüğü konuşmak yoluyla onu emretmekte idiler.
Yapılacak bir iyilik olduğunda ise onun önüne geçmekte idiler. Müslümanlardan fakir olanlar infak edeceğinde onlarla alay ederek buna mâni olmaya çalışıyorlardı. Zengin kimse infak ettiğinde ise infak eden o kimseyi riyakarlıkla suçlayarak yine o iyiliğe mâni olmaya çalışıyorlardı.
Münafıklar türlü türlü kötülükleri emrederler. Bir iyiliğin yapılması ve emredilmesi onları rahatsız etmektedir. Allah’a ortak koşmayı emrederler, namazı terk etmeyi, akrabalık bağlarını koparmayı, Müslümanlar arasındaki yakınlıkları dağıtmayı emrederler. İman edenler hakkında çirkin şeyler yaymayı isterler. Kötülük ve fuhşiyatın yayılmasından hoşlanırlar.
Münafıkların en çok rahatsızlık duyarak mâni olmaya çalıştıkları şey ise Allah’ın pak şeriatıdır. Bunun zıddı olan tüm beşerî ideolojilerin yayılmalarını ise emretmektedirler.
Rabbimiz bizlere münafık erkeklerin ve münafık kadınların birbirlerinden olduğunu da haber vermektedir. Onların birbirlerinden olmaları demek onların tek bir vücut olmaları demektir. Yani onlar Müslümanlara ve İslam’a zarar verme hususunda kötülüğü yayma hususunda tek bir aza gibi hareket etmektedirler. Kötülüğü yaydıklarına, emrettiklerine dair Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Allah'ın Rasûlüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve "Bu sıcakta sefere çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcaktır." Keşke anlasalardı.”[2]
Bu ayette münafıkların cihattan insanları alıkoymak için yani kötülüğü yaymak için nasıl canhıraş çalıştıklarını ifade etmektedir. Yine bir başka ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Onlar, ‘Allah Rasûlü'nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler’ diyenlerdir. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar.”[3]
Bu ayet de onların kötülüğü nasıl emrettiklerine dair bir delildir.
Bu konuda mümince tavır Ebu Bekir (ra)’ın tavrıdır. Kendisi ifk hadisesi yaşandığında daha önce iyilik yaptığı bir kimseye artık iyilik yapmayacağını söyleyerek buna dair yemin de etmişti. Ancak bunun üzerine ayet inince kendisi iyilik etmeye devam etti. Ayet ile iyiliğe mâni olmaktan ve iyilikten vazgeçmekten geri durdu. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[4]
İşte bugün bizler de yapılacak bir iyilik söz konusu olduğunda onun önüne geçmemeliyiz. Bir kötülük söz konusu olduğunda ise ona mâni olmaya çalışmalıyız. Bu, imanın bir gereğidir. Çünkü insanın kalbinde taşıdığı iman bunu gerektirir.
Bir Müslüman bir hayır için yola koyulduğunda, bir salih amel işleyeceğinde önce ona o işi bıraktıracak sebepleri sıralamaktan değil de o işte nasıl istikrar üzere devam edebilir onlardan bahsetmeliyiz.
Örneğin bir genç ilme başlayacağında kendisine ileride yaşayabileceği maddi zorlukları anlatmak, çekebileceği sıkıntıları önce onun gözünün önüne sermek kendisini o hayırdan alıkoymak olabilir.
Bir kardeş İslam’a hizmet edeceğini söylediğinde ona hapisten, sürgünden, takipten bahsetmek suretiyle onu hizmetten alıkoymak iyiliğe engel olmak olacaktır.
İslami harekete katkı sunmak isteyen bir Müslümana kendisinin hapsedilmesinden, takip edilmesinden, başına bir takım mahkeme vs gibi şeylerin musallat olmasından bahsetmek bir iyiliği önlemek değil de nedir?
Müminin kalbinde taşıdığı iman, dinamik ve pratik bir olgudur. Yani imanın bir dışa vurumu vardır. İnsanın kalbinde taşıdığı bu imanın pratikte en fazla karşılığının olduğu şey ise Allah’ın ve şeriatının emrettiklerini yerine getirme ve O’nun yasakladıklarına mâni olma amelleridir.
İnsan kalbinde bir iman taşıdığını iddia etmesine rağmen bir kötülükten rahatsız olmayışı insanın kalbinde taşıdığı imanın paslanmasından ya da yok olmaya yüz tutmasındandır.
Peki Rasulullah (sav)’in Kab bin Malik’e selam verilmesini ve onunla konuşulmasını yasaklaması olayı ile münafıkların iyiliklere engel olmasının arasındaki fark nedir?
Bazı durumlarda Müslümanların geneline verilen bir zarar söz konusu ise, davetin geneline ya da ümmete bir zarar söz konusu ise ve bu zarar bir insan ya da cemaatin eli ile oluyor ise onlara ya da onların aracılığıyla iyiliğin yapılmasına engel olmak, bahsi geçen münafıkların özelliklerinden değildir.
Daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim; Bir grub, cemaat ya da birey Müslümanları dolandırmak ve onları kandırmak ile bilinmiş ve bu kesinleşmiş ise, bir Müslüman bu kimselere parasını ve sahip olduklarını infak etmeye çalıştığında “Onlara veya o kimseye malını infak etme!” demek iyiliğe engel olmak değildir. Tam tersine onun maslahatını korumak için yapılmış bir şeydir. Çünkü münafıkların iyiliğe engel olmaya çalışmasındaki saik, İslam’ın zarar görmesi içindir. Oysa burada tam tersine İslam’ın zarar görmemesi için atılan bir adımdır. Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken şey; asla infak edilmemesi değil de o kişi ya da kişiler yolu ile bir infakın yapılmaması gerekliliğine vurgudur. Çünkü iyiliğe engel olmaktan ziyade Müslümanların mallarını koruma gayesi vardır. Münafıklar ile müminlerin arasındaki fark bu işi yapar iken temelinde hangi niyetin yattığıdır.
Rasulullah (sav)’ın bu olayda selam verilmemesini ve konuşulmamasını istemesi bir maslahata dayanmakta idi. Yani İslam’a zarar vermek gayesiyle değil tam tersine İslam’a fayda vermek gayesiyle yapılmıştır.
MÜSLÜMANLARIN İMTİHANLARINA SEVİNMELERİ, ZAFERLERİNE ÜZÜLMELERİ
Münafıkların özelliklerinden bir başkası da Müslümanların faydasına olan bir durum olunca sıkıntı hissetmeleri, onların dara düşmesine de sevinmeleridir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.”[5]
Müslümanlar sıkıntıların, hüzünlerini ve sevinçlerini bir arada yaşarlar. Ancak onlardan bir parça olmayanlar onların üzüldüğüne üzülmez ve onların sevindiklerine sevinmezler. Müslümanların sevinç günlerinde sevinmek, onlar üzülürken üzülmek bir iman alametidir. Çünkü onlar birbirlerindendir ve müminler tek vücut gibidirler.
Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;
“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”[6]
İşte bundan dolayı imanın bir gereği, müminlerin acı duyduklarından acı duymak, sevinç hissettikleri şeyler ile de mutlu olmaktır. Ama münafıklar böyle değildir. Çünkü onlar müminlerden bir parça değildirler. Dolayısıyla da müminleri sevindiren şeyler onları üzerken, müminleri üzen şeyler onları sevindirir. Bir fetih haberi geldiğinde, müminler kâfirlere galebe çaldığında, bir bölgede müminlerin sıkıntıları bittiğinde münafıklar mutsuz olurlar. Ama müminlerin sıkıntıya düşmeleri, esaret altında olmaları, bir derde düşmeleri ise onların gönüllerine mutluluk verir.
Müslüman başka bir Müslümanın başına dini hususunda bir musibet geldiğinde o Müslümanı sevmese dahi ona üzülmeli, bir iyilik geldiğinde ise sevinmelidir. Bunun tersi olacak olur ise kişi kendisini nifak alametleri hususunda yoklamalıdır.
Münafıklar Rasulullah (sav)’in zamanında böyle oldukları gibi günümüzde de aynı tavır içerisindedirler. Cihad alanlarında, ilim alanında ya da davet alanında olumlu bir gelişmeye gerektiği kadar sevinmeyen, bu alanlarda meydana gelen bir musibete gerektiği şekilde üzülmeyen kişi hangi dinin kuvvet bulmasından yanadır? Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musibet gelirse ‘Biz tedbirimizi önceden almıştık’ derler ve sevinerek dönüp giderler.”[7]
Yani eğer ilahi bir yardıma ulaşmak, düşmanlara karşı zafer kazanmak gibi bir güzellik söz konusu olur ise bu durum onları kederlendirir ve hoşlarına gitmez. Şayet düşmanın Müslümanlara karşı bir zafer kazanması gibi bir musibet gelirse Müslümanlar ile birlikte olmadıkları için esenlikte oldukları düşüncesiyle böbürlenerek “Biz önceden tedbirimizi almıştık” derler. Yani bizi musibete düşmekten kurtaracak olan işleri yerine getirdik diyerek sevinç içinde dönüp giderler. Hem Müslümanların başına gelen musibete hem de bu musibette Müslümanlar ile ortak olmamalarına sevinirler. Başka bir ayette ise Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük etmekten geri durmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size ayetleri açıklamış bulunuyoruz.”[8]
Müslümanların sıkıntıya düşmesini isteyenler münafıklardır. Bazı müfessirler bunu İslam’a düşmanlık eden herkesi kapsadığını ifade etse de bazı müfessirler bu kimselerin münafıklar olduğunu ifade etmişlerdir.
Münafıklar Müslümanların bir sıkıntıya düşmesini, zorda kalmalarını arzu eder. Ancak Allah azze ve cellenin takdir ettiğinde fazlasının olması mümkün değildir.
Bu ayetler münafıkların müminlere dair içlerinde besledikleri kin, öfke ve nefretin ne kadar şiddetli olduğunu göstermektedir.
Rabbim bizleri nifaktan korusun. Selam ve dua ile…
[1] Tevbe, 67.
[2] Tevbe, 81.
[3] Münafikun, 7.
[4] Nur, 22.
[5] Ali İmran, 120
[6] Buhari, Müslim.
[7] Tevbe, 50.
[8] (3/ Ali İmran 118)