Münafıkların özelliklerinden birisi de yolda bırakmak, arkadaşlarına hainlik ve ihanet etmektir.

Uhud savaşında Rasulullah (sav) müşriklerin bir ordu hazırlığında olduğu istihbaratını alınca niyeti düşmanı Medine’de karşılamak idi. Ancak özellikle genç sahabilerin düşmana olan rağbetleri ile Medine dışında bir savaş olması neticesine varıldı. Halbuki Rasulullah’ın (sav) görüşü de bu değildi.

Bunu fark edince genç sahabiler her ne kadar bundan pişman olup Rasulullah’a (sav) tekrar durumu götürseler de Rasulullah (sav) bundan vazgeçmedi ve düşmanı Medine dışında karşılama kararında sebat etti. Bunun üzerine İslam ordusu bin kişi olarak yola çıktı. Ve belli bir yere kadar gelindikten sonra münafıkların başı olan adam, basit bir gerekçe ile ordunun yaklaşık üçte birini ordudan kopardı.

Gerekçe şu idi: “Muhammed çocukları dinledi ve benim görüşümü önemsemedi. Benim gibi hikmetli ve yaşlı bir adamın tavsiyesini görmezden geldi ve çocukların görüşü ile hareket etti.”

Ayrıca şunu da ekliyordu; “Eğer savaş olacağını bilsem o zaman ben de gelirim. Fakat ben bir savaş olacağını düşünmüyorum.”

Savaş düşünmeyen bir adam yola düşmüştü! Karar zaten baştan da genç sahabilerin isteği yönünde olmuştu. Ama münafıkların başı olacak olan adam bu gerekçe ve itirazları yeni gündeme getirerek böylesi bir karar almak istemişti. Çünkü asıl gaye yolda bırakmak suretiyle çok daha fazla zarar vermek idi. Baştan bir karar alacak olsa idi bu kadar zarar veremezdi. Münafıkların bu tutumu ile ordudan ayrılanların tamamı elbette münafıklardan oluşmamakta idi. Ancak kalplerinde hastalık bulunan, bu durumu anlayamayan Müslümanlar da arkalarından giderek orduya verilen zararı daha da büyütmüşlerdi.

Arkadaşlarına, dava yoldaşlarına hainlik etmek, onları çıktığı yolda yalnız bırakmak münafıkların özelliklerindendir. Münafıklar ve kalbinde hastalık bulunanlar asırlar boyu bu hasletlerini sergilemişlerdir.

Elbette verilen bir söz sonrasında, çıkılan bir yol sonrasında yarı yolda bırakmak ve ihanet etmek söz konusu olur. Yolda beraber olmadığı kimsenin yarı yolda bırakılmasından bahsedilemez.

Nitekim Abdullah İbni Übeyy İbni Selül de daha Medine’de iken yola çıkmamış olsa idi bu kadar zarar veremez kendisine de bu kadar itibar eden olmazdı. Ama kendisi önce yola çıktı ki o yolun adamı gibi muamele gördü. Sonrasında ise basit gerekçeler gösterdi ki insanların gözünde onu büyütebilsin.

Evinden çıkmadan Medine’de konuşan bir adam olsaydı sözü değer bulur muydu? Savaştan geri kalmış savaş kaçkını bir adamın sözüne kim itibar ederdi ki? Ama artık cihad meydanının bir eri olarak kanaat bildiriyordu. Dolayısıyla itibar edilme pozisyonu doğmuştu.

Mücadele ve cihad meydanları işte insanları bu şekilde ortaya çıkarır. Pratikler insanların hallerini ortaya koyar. Nefsin defolarını, zaaflarını en iyi şekilde bu tür amansız ortamlarda ortaya çıkarmak mümkündür.

Sakin durumlarda, mücadele olmayan ortamlarda binlerce insan samimi bir mücahit, son derece fedakâr bir dava adamı olarak kalabilir. Mücadele zeminin oluşmadığı yerlerde ve zamanlarda hain olanı da sadık olanı da bilemeyebiliriz. Münafıklar böylesi dönemlerde her yerde olabilirler. En ön safta namaz kılabilir, hutbe verebilir, namaz kıldırabilir, her konuda kanaat, fikir bildirebilirler. Ama mücadelenin çetinleştiği ortamlarda onlar aradan sıvışabilir ve basit gerekçeler ile Müslümanları yarı yolda bırakabilirler.

Nitekim bu olaylar üzerine Allah azze ve celle şu ayeti indirdi;

“Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü'minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir.”[1]

Yine başka bir ayetinde ise şöyle buyurdu;

“İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah'ın izniyledir. Bu da müminleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi. Onlara (münafıklara), “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin.” denildi de onlar, “Eğer savaşmayı bilseydik, arkanızdan gelirdik.” dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.”[2]

Ayette, meydana gelen bu olayların tümünün Allah’ın mümin ve münafıkları bilmesi için olduğu bildirilmektedir. Halbuki Allah azze ve celle kimin ne olduğunu bilmektedir. Ancak bu kulları birbirlerine göstermek içindir. Bunun hikmeti budur. Yani kullar yaşanılan olaylar ve imtihanlar ile kullarının bu olaylar karşısındaki tutumu ile kimin ne olduğunun neticesine ulaşır. Bu alamet yani Müslümanlara ve beraber oldukları arkadaşlarına ihanet etmek ve hainlik etmek müminlerin aleyhinde kafirlere yardım etmeyi de eğer içerecek olur ise kişiyi büyük küfür ile kafir yapar. Büyük nifak sahibi kimseler zaten kafir olan kimselerdir. Burada alamet olarak zikrettiğimiz için kafirlerle iş tutarak değil de mücerret olarak sadece ihanet etmeyi, arkadan iş çevirmeyi barındıracak olur ise bir alamet olarak zikredilebilir.

Münafıklar anlaşma yapıp söz verdikleri arkadaşlarını yarı yolda bırakırlar. Hainlik ettikten ve onları yarı yolda bırakırken şirk ve küfür olmayan tüm gerekçeleri zikrederler. Münafıkların bu gerekçelerinin temelinde yatan asıl şey ise korkaklık, menfaatperestlik ya da kendilerini çok fazla önemsemeleri olabilir.

Nitekim münafıklarının başı olan kimse, Uhud olayında kendi fikrinin önemsenmemesini gerekçe göstermekte idi.

Bizim asıl konumuz münafıkların özellikleridir. Ancak şunu da zikretmemiz gerekir ki; Müminlerin yardım görmeleri ve saflarının berraklaşması için yolda kalmaları, imtihan edilmeleri ve musibete uğramaları bir gerekliliktir. Çünkü bu durum, Allah’ın tüm peygamberler ve tevhid davetçileri için bir sünnetidir. Allah azze ve cellenin sünnetinde bir değişiklik olmaz. Sünnet, devam edegelen şeydir.

Allah’ın yardım hususunda değişiklik olmayan ve olmayacak olan sünneti şudur ki; samimi olan ile olmayanı, münafık ile sadık müminleri birbirinden ayırt edecek musibet, imtihan ve belalar gelecek ve her bir kişi bunlar ile denenecektir. Bunun sonunda ise Allah azze ve celle hak eden azınlık topluluk dahi olsa o kimselere yardımını indirecek ve onları dinin hakimiyeti için muzaffer kılacaktır. 

YAPMAYACAKLARINI SÖYLEMELERİ

Münafıkların özelliklerinden birisi de sürekli konuşmaları ancak icraat yapmamaları ve icraattan olabildiğince kaçınmalarıdır. Yukarıda ilk zikrettiğimiz husus ile bu özelliğin bağlantısı vardır. İlk özellik ihanet etmek ya da yarı yolda bırakmak insanın ağzından çıkanları yerine getirmemesi ile ortaya çıkmaktadır.

İşte çokça konuşmaları, her konuda fikir beyan etmeleri ancak amele gelince bundan hızlıca kaçınmaları ve kaçmaları da onların özelliklerindendir.

Bu alamet asıl itibariyle incelendiğinde insanların birçoğunda olabilecek olan bir haslettir. Çünkü bir konu hakkında konuşmak, fikir beyan etmek, söylem geliştirmek meşakkatsiz bir şey iken, o söylenilenler hakkında ortaya bir eylem koymak çok daha zor ve meşakkatlidir.

Bir şeyi yapmak zorluk ile, aynı şeyi konuşmak ise rahatlık iledir. İnsanın konuşması, ağzına her geleni söylemesi ve vaad etmesi kolay bir iştir. Bunu herkes yapar. Ancak ağızdan çıkanların yerine getirilmesi, kullara ve Allah’a verilen sözlere sadık kalmak ise yorulmayı, terlemeyi, uğraşmayı, fedakârlık etmeyi beraberinde getirir. Bu gerçekten zor bir iştir.

Kişinin yapamayacağı şeyleri söylemesi Kur’an’da münafıkların özellikleri olarak anlatılmak ile birlikte ayrıca müminlerin bizzat sakındırılmış oldukları bir özelliktir.

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.”[3]

Bu ayetlerin tefsirinde İbni Kesir (rahimehullah) şöyle buyurmaktadır;

“Allah azze ve cellenin “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” buyruğu bir vaatte bulunup yahut bir söz söyleyip onun gereğini yerine getirmeyen kimselerin bu hallerine bir tepkidir.”

Yine bir başka ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“İçlerinden ‘Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz’ diye Allah'a söz verenler de vardır. Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler. Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu.”[4]

Bu ayetlerde münafıkların zikretmiş olduğumuz iki alametine vurgu vardır. Allah azze ve celle’ye verdikleri söz ve bu sözün gereğini yerine getirmek üzerlerine gerekli olduğunda yerine getirmemeleri…

Bu ayetlerde belirtildiği üzere bazı münafıkların yaptığı gibi, sırf kendi çıkarının söz konusu olduğu durumda Allah’a yönelen, üstelik –beklentisine kavuşursa bunları– hayır yolunda kullanacağına dair Allah’a söz veren, kendilerine ilâhî bir lütufta bulunulduğunda ise hemen cimrileşen ve yüz çeviren kimseler nifak alametini üzerlerinde taşıyan kimselerdir. Onların ne Allah’a ne kendilerine ne de başka insanlara karşı verdikleri söze güvenilir.

Bu hususa Rasulullah (sav)  de vurgu yapmıştır.

“Münafığın üç alameti vardır; konuştuğunda yalan söyler, vaad ettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyanet eder.”[5] 

Rabbimiz yine şöyle buyurmaktadır;

“İnananlar ‘Keşke bir sure indirilse!’ derler. Fakat hükmü apaçık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.”[6]

Bu ayette henüz bir emir gelmeden önce tüm kulların Allah’a yakınlaşmak gayesiyle bir farz talebinde bulunduklarını Allah azze ve celle haber vermektedir. Kulların hepsi dilleri ile aynı şeyi isterler. Ancak başa gelince yalnızca bu emri mümin olan kimseler yerine getirirler. Münafıklar ise emirden önce dilleri ile söyledikleri şeyden artık vazgeçmişlerdir. Ve gerekçeleri sıralamak ile meşguldürler. İlk başta münafıklar da isteğe katılmış gibi görünürler ancak emirden sonra onların gerçek yüzleri ortaya çıkar ve donuklaşırlar. Korktuklarının başlarına gelmesinden çekinirler.  Ayetin devamında ise sadakatin yani ağızdan çıkan sözler ile amel etmenin daha iyi olacağından bahsedilmektedir.

“İtaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allah'a verdikleri söze bağlı kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.”[7]

Münafıklar zahiren itaat etmekte ve yadırganmayacak, şüphe çekmeyecek sözler söylemektedirler. İş uygulamaya gelince göründükleri gibi olsalar, söylediklerini yapsalar şüphesiz bu onlar için hayırlı olacaktır. Ancak onlar bunu yapmazlar, yapamazlar. Çünkü nifak üzeredirler.

Allah azze ve celle sadık kimseleri hem bu dünyada hem de ahirette doğrulasın. Ve bizleri sadıklardan eylesin… Amin…


[1] (3/ Ali İmran 179)

[2] (3/ Ali İmran 166-167)

[3] (61/ Saf 2-3)

[4] (9/ Tevbe 75-76-77)

[5] (Buhari)

[6] (47/ Muhammed 20)

[7] (47/ Muhammed 21)