Kitabımız Kur’an’ı kerimin mucizevi yönlerini aktarmaya devam etmeden önce mucize ne zaman gerçekleşir veya bir şeye mucize denmesi için hangi şartlar gerekir bu konuyu ele alalım. Bir şeye mucize yani aciz bırakan denmesi için şu üç hususun bir arada olması gerekir:
· Meydan okuma; yani karşı taraftan muhalefet olmasını ve aynısını getirmesini istenmesi.
· Karşı tarafın Meydan okumaya karşı duracak bir sebebinin olması.
· Bu meydan okumaya engel hiçbir şeyin olmaması
Birinci olarak:
Kur’an ilk indiği andan itibaren Mekkeli müşriklere meydan okumakta ve kendisi gibi bir kitabı getirmelerini, bunu yapamazlar ise bari bir sûre getirmelerini bunu da yapamazlar ise (ki yapamadılar) bir ayet getirmelerini istemiştir:
“Eğer kulumuza (Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).”[1]
İkinci olarak:
Kur’an’ın meydan okuması basit bir şey hususunda değildi. Bilakis Kur’an (müşrikler nazarında) yeni bir din getirmiş ve Mekkeli müşriklerin dinini iptal etmiş, ilahlarını kötülemiş ve alçaltmış, tabiri caiz ise Mekkeli müşrikleri gülünç duruma düşürmüştü. Ayrıca Kur’an müşrikleri beni Haşim’den olan Muhammed’in (sav) rasul olduğuna itikat etmeye çağırıyordu. Ve adeta şöyle diyordu: “Muhammed’in (sav) doğrulardan olduğunun delili bu kitaptır. Şayet Onu doğrulamıyorsanız bu kitap gibi bir kitabı ya da bir süreyi getirme hususunda size meydan okuyorum.”
“Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.”[2]
Üçüncü olarak:
Kur’an Arapça lisan ile vahyedilmiştir. Meydan okuduğu topluluk ise Arapça dilinde mahir kimselerdi, bu dilin belağatını ve fesahatini çok iyi bilmekteydiler. Bu dil ile övünmekte ve en üst düzeyde şiirler ve kasideler ortaya koymakta idiler. Allah (cc) birçok sûrenin kendisi ile başladığı huruful mukatta ile müşriklere meydan okuyordu; “Bu harfler Arapça harflerdir sizde Arap’sınız ve bu dili en iyi bilenlersiniz, yapabiliyorsanız getirin bir mislini.”
Kur’an Çin toplumuna bu meydanı okusa idi buna mucize denemezdi, çünkü Çinli birinin Arapça bir kitap olan Kur’an’ın bir mislini getirmesi zaten imkânsız olan bir şeydir. Kur’an bu meydan okumayı, Arapça belagatte diğer toplumlara meydan okuyan bir topluma karşı yapmıştır.
“Yoksa "O'nu uydurdu" mu diyorlar? De ki: "öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sûre getirin; eğer doğru iseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağırın (da bunu yapın)!"[3]
Kur’an’ın mucizeleri:
Kur’an ğaybdan haberler verir ve kıssalar aktarır:
“(Ey Muhammed!) Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem'i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kur'a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu konuda) tartışırlarken de yanlarında değildin.”[4]
“İşte bu (kıssa), gayb haberlerindendir. Onu sana biz vahiy yolu ile bildiriyoruz. Yoksa onlar tuzak kurarak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin.”[5]
Mekkeli müşrikler, Yahudiler ile İslam aleyhine sürekli istişarelerde bulunup yardımlaşmakta idi. Müşrikler Yahudilerden Muhammed’i (sav) zor duruma düşürecek ve Allah’tan (cc) vahiy almasının bir yalandan ibaret olduğunu ispat edecek bir yol istediler. Yahudiler de müşriklere Allah’ın Rasulü’ne (sav) sorulmak üzere birtakım gaybi meseleleri bildirdiler. Bu kıssalardan Mekkeli müşriklerin hiçbir bilgisi yoktu bundan da kaynaklı olarak Rasulullah’ın bu kıssaları asla bilemeyeceğinden adeta emindiler. Allah’ın Rasulü’ne (sav) kehf ashabını sordular. Akıllarınca Nebi kehf ashabı ile ilgili bilgileri haber veremeyecek ve böylelikle rasul olduğu yalanlanmış olacaktı. Ancak Allah (cc) Nebisine vahiy yolu ile yani Kur’an ayetleri ile kehf ashabının kıssasını içinde büyük dersler ve nasihatler barındıracak şekilde aktarmıştır.
Kur’an’ın haber verdiği ğaybi meseleleri üç kısma ayırabiliriz.
· Önceden haber verilip de Allah’ın Rasulü hayatta iken gerçekleşmiş gaybi meseleler.
Bu olaylardan bazıları:
“O topluluk yakında (Bedir'de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.”[6]
Kamer sûresinde verilen bu haber yıllar sonra meydana gelmiştir. Ömer (ra) bu ayetin tevili hususunu çok düşünmüş ancak Furkan savaşında bu ayetin tevilini en iyi şekilde anlayabilmiştir. Bu ayetinde belirttiği gibi Bedir gazvesinde müşrikler arkalarını dönüp kaçıp gitmişlerdir.
Birinci kısma başka bir örnek ise Rum süresinde geçen şu ayeti kerimelerdir:
“Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de sonra da emir Allah'ındır. O gün Allah'ın (Rumlara) zafer vermesiyle mü'minler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.”[7]
Rumlar ateşperest bir kavim olan farslara karşı olan ilk savaşlarını kaybetmişlerdi ancak bu ayetinde de önceden haber verdiği gibi ikinci yapacakları savaşta galibiyet elde edeceklerdi.
İşte bu örneklerden de anlıyoruz ki Kur’an Nebi’ye (sav) bir takım ğaybi haberler vermiş ve bu haber verdiği hususlarda daha Nebi hayatta iken gerçekleşmiştir.
· Kur’an’da zikri geçen ancak meydana gelmesi Nebi’nin (sav) vefatından sonra olan ğaybi haberler.
“Bedevîlerin (savaştan) geri bırakılanlarına de ki: "Siz, güçlü kuvvetli bir kavme karşı teslim oluncaya kadar savaşmaya çağrılacaksınız. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, Allah sizi elem dolu bir azaba uğratır."[8]
Bu ayet Hudeybiye savaşında Allah’ın Rasulu (sav) savaş çağrısı yaptığında bedeviler bazı özürler öne sürüp savaştan geri kaldıklarında nazil olmuştu. Ancak bedevilerin güç sahibi bir topluma karşı savaşa çağrılmaları Rasulullah’ın (sav) vefatından sonra, raşid halifeler döneminde olmuştur. Buradaki güç sahibi topluluğun hangi topluluk olduğu hususunda ihtilaf edilmiş olması ile birlikte genel kanı Rumlar ve Farslardır.[9]
· Kur’an zikri geçen ancak ne Nebi hayatta iken nede vefatından sonra henüz meydana gelmemiş olan haberler.
Bu üçüncü kısma kıyamet alametlerini örnek olarak gösterebiliriz.
“(Kıyametin kopacağına dair) o söz başlarına gelince, onlar için yerden kendilerine bir dâbbe (canlı bir yaratık) çıkarırız. O, onlara insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler.”[10]
· Her yönü ile kâmil olan ilahi kanunları barındırması.
Kur’an, geçmişte ve günümüzde insanın kendi oluşturduğu sistemlerin ortaya koyamaya asla güç yetiremeyeceği kanunları ve asılları ortaya koymuştur. Kur’an:
· Akidenin asılları ile alakalı kanunlar
· İbadet ahkâmına dair kanunlar
· Ahlaka ve fazilete dair kanunlar
· Ekonomi ile alakalı kanunlar
· Siyasete dair kanunlar
· Bireye dair kanunlar
· Aile ve toplum ile alakalı kanunlar
Kur’an insan hayatının her alanı ile alakalı ve yaşamını kolaylaştıracak kanunları kendisinde barındırmaktadır. Kur’an bu açıdan bir anayasadır.
Sözde medeni Dünya toplumlarının arzuladığı üstün değerler -düzen, hukuk, adalet, edep, saygı, sevgi, iyilik vb- ancak bir türlü ulaşamadığı hatta her geçen gün daha da bu değerlerden uzaklaştığını görmekte olduğumuz değerlerin kendisinden kaynaklandığı bir kaynaktır Kur’an. Bunun en başlıca sebebi bu üstün değerlere ulaşmak için çok yanlış metotların denenmesidir. Yaratıcının kanunlarına dayanmayan eğitim sisteminden başlayıp yine hayatın her alanını ilgilendiren sorunların çözümünde yaratıcının kanunlarına dayanmamak bu sorunun en başlı sebebidir. Oysaki Allah (cc) İnsanlığa yol gösterici bir anayasa olan Kur’an’ı indirmiştir. Bu kitap, insanın nasıl inanması gerektiğini, nasıl yaşaması gerektiğini, topluma karşı sorumluluklarını, devletine karşı sorumluluklarını, ailesine karşı sorumluluklarını kısacası doğumundan ölümüne kadar hayatını en güzel değerler üzerine idame ettirmesini sağlayacak kanunları kendisinde barındırmaktadır.
Kur’an’ın istemiş olduğu sistem ilahi bir sistemdir. Yani kâinatı yaratan ve kullarının her türlü ihtiyacını ve eksikliğini bilen Allah’ın iradesinin tecelli etmesidir.
· Kur’an güncel bilimin ortaya koyduğu deneyimlere muarız değildir.
Kur’an ne bir tabiat ne matematik nede fizik kitabıdır. Buna rağmen daha henüz bu ilimlerin yeni yeni keşfettiği olguları Kur’an’ın asırlar önce beyan etmiş olduğunu görmekteyiz. Aynı zamanda Rasul bu fenni ilimler hususunda hiçbir ders almamıştı hem nasıl alabilirdi ki, Rasul (sav) ümmi idi yani okuma ve yazma bilmiyordu, ayrıca bunun ile alakalı bir okul ve eğitim de yoktu. Kur’an, tabiat ve kâinat ile ilgili ayetleri biz kullara sunmasının sebebini şu şekilde bayan ediyor:
“O (Kur’ân’ın) hak olduğu kesin bir şekilde kendilerine belli olsun diye, ayetlerimizi hem ufukta hem de kendi nefislerinde onlara göstereceğiz. Rabbinin her şeyin üzerinde şahit olması yetmez mi?”[11]
Kur’an’ın modern bilim ile alakalı mucizeleri
· Kâinat önceden bir bütündü ve daha sonra parçalara ayrıldı. Bu hususu modern bilim yeni keşfetti. Ancak Kur’an kerim bu hususu 1400 yıl önce bakın şu şeklide beyan etti:
“O kâfirler, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, bizim onları birbirinden ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmediler mi? İman etmezler mi?”[12]
· Enbiya sûresindeki bu ayet modern tıbbın keşfettiği başka bir olguyu da bizlere aktarmaktadır. Bu olgu her canlının sudan yaratılmış olmasıdır. Modern bilim, canlıların en başlıca maddesinin su olduğunu ve su olmadan hiçbir canlının hayatta kalamayacağını söylemektedir. İşte bu olguyu kitabımız Kur’an asrılar önce bu ayette bizlere aktarmıştır.
Kur’an’ın asırlar önce bildirdiği ancak modern bilimin gelişmesi ile yeni anlaşılan birçok mesele vardır, bundan dolayı bu hususun müstakil olarak ele alınması daha münasip olacaktır.
Allah (cc) bizleri ve nesillerimizi Kur’an’ın izinden ayırmasın.
“Allahım, Senden Kur’ân’ı kalbimin baharı, gönlümün nuru, üzüntümün dağılmasına ve sıkıntımın ortadan kalkmasına vesile kılmanı dilerim.”
Velhamdulillahi rabbil alemin
[1] (2/Bakara 23, 24)
[2] (10/Yunus 38)
[3] (11/Hud 13)
[4] (3/A-li İmran 44)
[5] (12/Yusuf 102)
[6] (54/Kamer 45)
[7] (30/Rum 2,3)
[8] (48/Fetih 16)
[9] Bazı
[10] (27/Neml 82)
[11] (41/Fussilet 53)
[12] (21/Enbiya 30)