Allah (cc) insanlığı tek bir gaye için; kul olması için halk etmiştir. İnsanlık tarihi boyunca yol gösterici olarak on binlerce yol gösterici Nebî, Rasul göndermiştir. Bu Rasullerin şeriatları, hukukları farklı olsa da davalarını tek bir dava yapmıştır.

Rasuller (as), insanların en zekisi ile en aptalının anlayacağı asılları müdafaa etmek ve kavimlerini bu asılları bozmamaları hususunda uyarmak ile görevlendirilmişlerdir.

Kişiyi Allah (cc) katında Müslümanlardan kılacak asıllar aslında Rasullere gerek kalmadan akıl ve fıtrat ile bilinecek asıllardır. Ancak Allah (cc) rahmeti burada da tecelli ederek Rasullerini bu asılları hatırlatma ile görevlendirmiştir.

Bir Rasul veya vahiy olmadan bu asılları yerine getirilebileceğinin en bariz örneklerden biri Zeyd bin Amr bin Nufeyl’dir (rh).

İsa (as) ile Muhammed (sav) arasında tek ümmet olarak diriltilecek olan Zeyd b. Amr Nufeyl, hanif İbrahîm’in milletine, dinine tâbi olmuş ve bu dinin asıllarını yerine getirmiştir. Ulaşabileceği hiçbir vahiy veya elçi olmaksızın dinin asıllarını yerine getirmiş ve Rasulullah tarafından imanına şahitlik edilmiştir.

Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris ve Osman b. Cahş Kureyşlilerin putlara tapmasını kabul etmeyerek gerçek dinin arayışına girmişlerdi. Müşriklerin putlara ibadet merasimi düzenledikleri bir gün bu dört arkadaş toplanıp birbirlerine şöyle demişlerdi:

“Bilin ki Vallahi, kavmimiz kesinlikle doğru bir yolda değildir! İbrahim’in (as) dininden ayrılarak ona muhalefet ediyorlar. Ne zarar ne de fayda vermeye gücü yetmeyen putlara tapmayız. Kendimize yeni bir din arayalım, çünkü biz de doğru yolda değiliz” dediler ve İbrahîm’in (as) hanif dinini aramak için beldelere gittiler.[1]

Bu yolculukta Varaka b. Nevfel ve Osman b. Huveyris, Hıristiyanlığı seçmiş; Zeyd b. Amr ise ne Hıristiyanlığı ne de Yahudiliği beğenmemiş, araştırmaları ve fıtratının yönlendirmesi sonucu, detaylarına dair çok az malûmata sahip olduğu tevhid dinini kabul etmiş ve muvahhidlerden olmuştur. Osman b. Cahş ise risaletten sonra müslüman olmuş, daha sonra Habeşistan’a hicret etmiş, orada irtidat edip Hıristiyanlığa geçmiş ve Hıristiyan olarak vefat etmiştir.   

Zeyd b. Amr b. Nufeyl, İbrahim’in (as) müşrik, Yahudi veya Hıristiyan olmadığını, onun hanif olduğunu biliyordu. Nitekim daha sonra Kur’an’ı Kerimde insanlara Hanîf İbrahîm’in (as) dinine tabi olmamız gerektiğini emredilmektedir.

Sonra da sana: “Hanif olarak İbrahim’in milletine uy!” diye vahyettik. O, müşriklerden değildi.[2]

 Ve yüzünü hanif olarak dine çevir! Sakın müşriklerden olma![3]

Hanif ne demek?

Sözlükte hanif; meyletme, yönelme manalarına gelen “حَنَفَ” hanefe fiilinden türemiştir. Istılah anlamı ise batıldan, yani yönünü şirkten ve küfürden hakka yani tevhide yönelme anlamındadır. Şirk, dinini bırakıp İbrahim’in (as) tevhid dinine giren muvahhidlere bu anlamda hanifler denmektedir.

İslam dininin, bu tanımlardan ve Kur’an’da hanif kavramını kullanışına bakıldığında hanif bir din olduğu ortaya çıkmaktadır. Allah (cc), Muhammed’in (sav) ümmetine hanif olan dine çevirmelerini emretmekle birlikte:[4] “Allah nezdinde hak din İslâm’dır” demiştir. Bu durumda “Haniflik” kavramının İslâm ile aynı olduğu sonucuna varabiliriz.

Asıl ne demek?

Asıl; sözlük anlamı olarak kök, temel, kendisi üzerine başka şeylerin bina edildiği şey anlamlarını taşır.

Dinin aslından kasıt ise; Allah’ın (cc) katında tek makbul din[5] ve bütün peygamberlerin dini olan İslam dininin temeli, köküdür. Kişi ancak bu asıllar ile kulluk vazifesini yerine getirmiş sayılır ve rabbin rızasına erişir.

Dinin asılları nedir?

Dinin asılları;

· Allah’a (cc) varlığına inanmak,

· Yalnızca ibadeti O’na (cc) yönlendirmek,

· O’nun dışındakilere ibadet etmekten yüz çevirmek,

· Allah’a (cc) değil de O’nun dışındaki varlıklara ibadet edenlerden yani müşriklerden beri olmak,

· Rasul gönderildikten sonra onun ile birlikte gönderilen vahye yani hukuka genel olarak iman etmek.

Dinin asıllarını ister peygamber gelsin ister gelmesin, bir kitap gönderilsin ya da gönderilmesin her insanın yerine getirmesi gerekir. Bu hususta cehalet, tevîl asla geçerli değildir. Hiçbir kimse mazur sayılamaz.  

Müfessirlerin İmamı İbni Cerir et-Taberi (rh) dinin aslı hakkında bazı şeyleri zikrettikten sonra şöyle der: “Teklif seviyesine ulaşan (mükellef olan) bir kimsenin bu konuda cehaleti özür değildir. Bu, Allah’tan (cc) kendisine Rasul gelsin veya gelmesin, kendisinden başka birini görsün veya görmesin aynıdır.”[6]

Allah (cc) dinin asıllarını yerine getirmek ile insanoğlunu sorumlu tutmuştur. Peki insan bu asılların bilgisine vahiy olmadan nasıl ulaşacak ve amel edecek?

Bu asılları yerine getirmesi için insana üç şey verilmiştir: Mîsak (Kal-û Belâ), İslam fıtratı üzere yaratılması ve akıl sahibi olması. İnsan bunlar ile dinin asıllarını rahatlıkla anlayabilir. Dolayısı ile mükellef olan hiç kimsenin bu hususlarda cehaleti ile özürlü olmaz ve küfür ismi ondan kalkmaz.  

Yüzünü (Hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayan Muvahhid) bir hanif olarak dine çevir. Allah’ın insanları yarattığı fıtrata (uy). Allah’ın yaratmasında değişiklik yoktur. (Herkesi tevhid fıtratı üzere yaratmıştır.) İşte dosdoğru din budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.[7]

İbni Kayyım şöyle der: “Bil ki; eğer tevhidin güzelliği ve şirkin çirkinliği, akıl ile bilinir ve fıtratta yerleşmiş olmasaydı o zaman akıla hiçbir meselede güvenilmezdi. Çünkü bu mesele ispata gerek duyulmayacak en büyük ve Allah'ın akıllara ve fıtratlara yerleştirdiği en açık meselelerdendir.”[8]

Ancak, sadece akıl ile bilinemeyecek; vahye ihtiyaç duyulan konular[9] dinin aslından sayılamaz.

Akıl ve Fıtrat ile bilinen Dinin asıllarını kısaca açıklayalım:

Birinci asıl: Allah’ın (cc) varlığına iman.

Allah’ın (cc) varlığına iman onun yaratıcı olduğuna, kâinattaki işleri evirip çevirdiğine, yani tüm noksanlıklardan münezzeh olduğuna ve bütün kemal sıfatlara haiz olduğuna iman etmektir.

Şeyh-ül İslam İbni Teymiyye şöyle der: “İbrahim ve Musa, dinin aslını ikâme etmiştir ki; bu Allah'ı ikrar etmek, sadece O'na ibadet etmek ve Allah'ı inkâr edenlere düşmanlık göstermektir.”[10]

İkinci asıl: Allah’a (cc) ibadet etmek

Yani Allah’ın (cc) varlığını ikrar eden bir kişinin ikinci olarak yapacağı çıkarım şudur: Eğer bir yaratıcı varsa ve bu yaratıcı bütün kemâl vasıflara sahip olan bir ilahsa, O’na ibadet edilmedir. Yani emirlerine ve nehiylerine itaat edilmelidir.

Kul, Allah’ın (cc) emirlerini ve nehiylerini ancak vahiy ile öğrenebileceğinden dolayı vahyin olmadığı zaman dilimlerinde yapması gereken ise Zeyd b. Amr b. Nufeyl’in yaptığı gibi yapmasıdır.

Zeyd b. Amr b. Nufeyl, dinin asıllarını yerine getirdikten sonra nasıl ibadet edeceğini bilmediği için “Allah'ım, hangi dini daha çok sevdiğini bilse idim sana onunla ibadet ederdim. Ancak onu bilmiyorum” diyerek serzenişte bulunmuş sonra da avucunun içine secde etmiştir.[11]

Her ne kadar Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Rabbine nasıl ibadet edeceğini bilmese de dinin asıllarını yerine getirdiği için Muvahhidlerden sayılmıştır.

İbni İshak dedi ki: Bana anlatıldığına göre; oğlu Said bin Amr bin Nufeyl ile amcasının oğlu Ömer bin Hattab, Rasulullah’a (sav): “Zeyd bin Amr için bağışlanma dileyelim mi?” Dediler. O’da (sav): “Evet, çünkü o tek başına bir ümmet olarak diriltilecektir”, dedi.[12]

İbn İshak dedi ki: Bana Hişam bin Urve, babasından anlattı, Ebu Bekir’in (ra) kızı Esma şöyle dedi: Zeyd bin Amr'ı yaşlı bir ihtiyar iken gördüm, sırtını Kâbe'ye dayamış şöyle diyordu: “Ey Kureyş, Amr'ın ruhunu elinde tutana yemin ederim ki bugün içinizde İbrahim dininden olan benden başkası yoktur.”  

Üçüncü asıl: Allah’ın (cc) dışında başka varlıklara ibadet etmeyi terk etmek.

Allah’ı (cc) ikrar eden ve sadece ibadet edilmeye layık olanın O olduğunu bilen bir kimse, bu hususta başka varlıklara ibadet etme sureti ile rabbine şirk koşmayacaktır.

Yine bu durumu Zeyd bin Amr’a nispet edilen şu güzel şiir ile örneklendirelim:

Tek bir Rabbe mi yoksa bin Rabbe mi,

Boyun eğeyim, işler taksim olunduğu zaman.

Lât’ı da Uzzâ’yı da hepsini azlettim.

Metanetli, sabırlı kişi böyle yapar.

Uzzâ’ya da onun iki kızına da ibadet etmem.

Benî Amr’ın iki putunu da ziyaret etmem.

Hübel’e de ibadet etmem, o rabbimiz olsa da

Aklımızın kıt olduğu eski zamanlarda

Şaştım, şaşılacak şey var gecelerde,

Ve gündüzlerde, onları basîr olan bilir…[13]

Zeyd bin Amr bin Nufeyl, zamanının putlarına ve tağutlarına ibadet, itaat etmekten sakınmıştı. Bazı rivayetlerde Zeyd bin Amr bin Nufeyl’in başka kimselerin aklını karıştırıp putlara ibadet etmekten alıkoymasından korkulduğu için amcası ve anne bir kardeşi olan Hattab bin Nufeyl, onu Mekke’ye sokmuyor, o da Hîra Mağarası civarlarında yalnız başına kalmak zorunda kalıyordu. Ancak tüm eziyetlere rağmen Zeyd bin Amr bin Nufeyl, ne dönemin tağutlarına ne de putlarına ibadet etmemiş onlardan beri olmuştur.

Bilindiği üzere her zamanın kendine has putları ve tağutları vardır. Kişi dinin aslını yerine getirmek istiyorsa kendi asrında bulunan Allah’ın (cc) dışında ibadet edilen modern putlardan ve tağutlardan yüz çevirmeli ve onları inkâr etmelidir.

Şeyh-ül İslam İbni Teymiyye şöyle demiştir: “Dinin aslı Allah'a ibadettir ki onun aslı da sevmek, yönelmek ve O'nun dışındaki ilahlardan yüz çevirmektir. İşte bu, insanların üzerine yaratılmış oldukları fıtrattır.”[14]

Dördüncü asıl: İlk üç aslı yerine getirmeyen müşrik ve kâfirlerden beri olmak.

Bu asılları yerine getirenlere velâ/dostluk, bu asıllardan sadece bir tanesini bile yerine getirmeyen şirk ehline bera/düşmanlık uygulanması hanîf İslam dinin asıllarındandır.

Şirki ve küfrü var eden, ayakta tutan müşrik ve kâfirledir. Şirk ve küfür, onlar olmadan var olamazlar. Dolayısı ile kişinin Allah (cc) katında makbul bir imanı olması için şirki ve küfrü yayan ve yaşatan müşriklerden ve kâfirlerden berî olmak, onları sevmemek ve onlara düşmanlık beslemek zorundadır.

Dikkat edilir ise hiçbir ayet ve hadise değinmeden bu asılları aktarmış olduk. Çünkü yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi bu asıllar akıl ve fıtrat ile bilinebilecek temellerdir.

Dolayısı ile tekrar vurgu yapmak gerekir ise; her ne sebepten olur ise olsun bu asılları yerine getirmeyen bir kimse veya topluluk için hiçbir mazeret geçerli değildir. Yine bu kimseler müşrik ve kâfir müsemmasından muaf olamazlar ve İslam ismi ile isimlendirilemezler.

Dinin aslında (Dinin aslını yerine getirmeyen kimsenin küfrüne hükmetmek için), hüccetin ikamesi şart değildir. Yani dinin aslını gerçekleştirmeyen kimsenin küfrüne hükmederiz. İster bu kimseye hüccet ikame edilmiş olsun veya olmasın durum değişmez.

Dinin aslına bağlı olan meselelerde hiç kimsenin cehaleti özür sayılmaz. Çünkü bu bütün fıtrat ve akıllarda bulunan, kesin olarak bilinmesi gereken durumlardandır. Dolayısıyla, kimin dinin aslı olan noktalarda eksikliği varsa o müşriktir. Fakat böyle birisi için dünya ve ahiret azabı ancak risâlî hüccetin ona ulaşıp ulaşmadığına bağlıdır

Biz, peygamber yollamadan azap edecek değiliz.[15]

“De ki: ‘Size amel yönünden en fazla hüsrana uğrayanları haber verelim mi?’ Onlar ki; dünya hayatındaki çabaları boşa gittiği hâlde, gerçekte iyi şeyler yaptıklarını sanırlar.”[16]

İmam Tâberi bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Bu ayet, bir kimsenin ancak Allah'ın birliğini öğrendikten sonra küfre girmeyi kastetmesiyle kâfir olacağını iddia edenlerin, bu görüşlerinde hatalı olduklarına delildir. Allah (cc) bu ayette vasıflandırdığı kişilerin yaptıkları amellerin güzel olduğunu zannetmiş olsalar bile dünyada işlemiş oldukları amellerin boşa gittiğini haber vermiş ve onların buna rağmen; Rablerinin ayetlerini inkâr edenlerden olduklarını bildirmiştir. Şayet yukarıdaki iddiayı dillendirenlerin iddiaları doğru olsaydı, o zaman amellerini güzel görüp iyi işler yaptıklarını zannettikleri halde amelleri boşa gitmiş bu kavmin, bu amellerinden dolayı ecir kazanmaları gerekirdi. Fakat ayet bunun tersini bildirmekte ve Allah (cc) onların kâfir olduklarını ve amellerinin boşa gittiğini haber vermektedir.”[17]

Beşinci Asıl: Risalet geldikten sonra emredilen şeriata genel olarak iman etmek dinin asıllarındandır.

Fetret devrinde yaşayan birisi Rasullere ve getirdikleri vahye ulaşamadıkları için ilk dört aslı yerine getirmesi ile İslâm hükmü alır. Ancak bizim gibi kendisine Rasul ve şeriat gönderilen toplumlar Rasullerinin getirdiklerine genel olarak iman ve amel etmek zorundadırlar.

Kendilerine teşrî olunan kanunlara iman etmeyen ve bu kanunlar ile amel etmeyen kişiler ve toplumlar ilk dört aslı yerine getirse de İslam hükmü alamazlar.

Son:

Bu asıllar dışında İslam hukukunda aklın hiçbir yeri yoktur. Akıl ile hiçbir çıkarım ve varsayım yapılamaz. Güncelimizde çıkan ihtilâfların temel sebebi; bu farkı anlamayıp iman ve küfür meselelerini adeta bir Mu’tezile gibi yorumlayıp olmadık varsayımlar yapıp Müslümanları tekfir edenlerdir.

Dinin asıllarına ancak vahiy ile bilinecek meseleleri dâhil edersek varacağımız sonuç; baştan sona bütün selefi ve halefi tekfir etmek olacaktır. Dinin asıllarında ihtilâf ve hata geçerli değilken, dinin vaciplerinin detaylarında ihtilaf veya hata edilebilir.   

Velhamdulillah.


[1] Siret-i İbni Hişam, Cild 1, Sy 205

[2] 16/ Nahl, 124

[3] 10/Yunus,105

[4] 30/Rum, 30

[5] 3/A-li İmran, 19

[6] Tefsir fi Mealimu-d din: 126-132

[7] 30/Rum, 30

[8] Medaricu-s Salikin: 3/455.

[9] Helal, haram, Riddet, Tekfir ahkamı vb.

[10] Mecmuul-Fetava:16/203

[11] İbn Hişâm, es-Sîre, 1/287

[12] İbn Hişâm, es-Sîre, 1/287

[13] İbn Hişâm, es-Sîre, 1/288

[14] Mecmuul-fetava: 15/438

[15] 17/İsra, 15

[16] 18/Kehf, 103-104

[17] Taberi: 18/128.