Hamd, Rabliğinde, ilahlığında, isim ve sıfatlarında bir olan Allah’adır. Salat ve selam tevhide çağıran Muhammed’e ve ona tabi olanların üzerine olsun.
İlk Rasul Adem’den (as) son rasul Muhammed’e (sav) kadar gelen bütün elçilerin ve bu elçilere tabi olanların en temel savundukları ve davet ettikleri tez “Tevhid” tezidir. Mevcudiyeti, inkâr edilemeyecek ayetler ile sabit olan ilahın birlenmesi/tevhidi, itirazsız en mühim ortak noktadır.
Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
Senden önce gönderdiğimiz her resule: “Şüphesiz ki benden başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O hâlde yalnızca bana kulluk/ibadet edin.” diye vahyetmişizdir.[1]
Şirkin her türlü nev ’isinin ayyuka çıktığı bu dönemde Allah’ın hidayet ettiği kulların üzerine düşen başlıca sorumluluklardan bir tanesi de yakın akrabalardan başlamak üzere insanların içerisinde bu hidayet nurunu yaymaya çalışmasıdır.
Rasuller (as) miras bırakmazlar ancak tevhide çağrı peygamberlerden bizlere miras kalmış en önemli şeydir. Onlar toplumlarını tevhide çağırmış ve şirkten sakındırmışlardır. Bugün de bizler insanları tevhide davet etmekte ve şirkten sakındırmaktayız. Bu yolda rasullerin ayağına batan dikenlerin, aynı yolda yürüyenlerinde ayağına batması olağan bir şeydir. Davete muhatap olan kimseler -özellikle toplumların önde gelenleri- davetin sesini kısmak için birçok metoda başvurmuşlardır. Bu metotlardan bir tanesi de hak daveti anlaşılmaz ve batıl göstermek için konuyu alakasız veya da hiçbir ilme dayanmayan başka yönlere çekmeye çalışmalarıdır.
Önceki yazılarımızda akide ilmine tevhid ilmi dendiğini söylemiştik. Nitekim usûlu'd-dîn bilginlerinin akide metinlerine "tevhîd" ismini vermelerinin temel sebebi tevhidin “aslu’l-usul” olmasıdır. Zira onlara göre bir ilmin en şerefli konusu mecâz-ı mürsel sanatıyla bütününe söylenebilir.[2]
Tevhid kavramı da diğer İslami kavramlar gibi tahrife maruz kalmıştır. Farklı farklı fırkalar bu kavramın altını oymuş veya da sadece bir manasını öncelemiş, böylelikle Kur’an ve sünnet çizgisinden sapmalar meydana gelmiştir.
Tevhid nedir?
Sözlük anlamı:
Tevhid, sözlükte birlemek, bir şeyin tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir olduğuna inanmak anlamına gelmektedir. İlk Arapça sözlüğü olan "Kitâbu'l'Ayn" yazarı Halil İbn Ahmed'e (v.170/786) göre ( و- ح -د) maddesi "“infirâd; bir ve tek olma” anlamı taşımaktadır. Nitekim (الرجل الوحيد) denildiğinde "tek başına kalmış, yalnız olan ve dostu olmayan kimse" kastedilir. Tevhîd kavramı da bu kökten türemiştir; Arapça “v-h-d” kökünden gelmiş bir kelime olup “tefil” vezninde mastardır.[3]
Terim anlamı:
Tevhid kavramı İslam inancının temelini oluşturması hasebi ile fırkalar nezdinde çokça irdelenmiş ve tanımlanmaya çalışılmıştır. Ehli sünnet’in yolundan ayrılan akılcılar (eş’ari, mutezile ekolü), filozoflar ve tasavvufçular tevhid kavramını tanımlamada birbirlerine bazı noktalarda muvafakat etmişler bazı noktalarda ise muhalefet etmişlerdir.
Ehli sünnet ve’l-Cematten olan alimlere göre tevhidin tanımı:
· Allah’ın (cc) kendisine has olan özelliklerde birlenmesi
· Allah’ın (cc) ibadette birlenmesi
· Allah’ın (cc) kulların fiillerinde birlenmesi
· Allah’ın (cc) uluhiyet, rububiyet, isim ve sıfatlarında birlenmesi.
Alimlerimiz tevhidin tanımı hususunda farklı lafızlar kullansalar da mana olarak aynı noktaya temas etmişlerdir. Nitekim usulde şu kaide meşhurdur: “ıstılahlarda tartışma yapılmaz”[4]. Önemli olan husus bu tariflerin içerdiği manadır.
Kur’an ve sünnetin ayetleri araştırıldığında ve tümevarım yapıldığında temelde tevhidin, Allah’ın (cc) ibadette birlenmesi anlamında olduğu görülecektir.
Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur:
Andolsun ki biz her ümmet arasında: “Allah’a ibadet/kulluk edin ve tağuttan kaçının.” (Diye tebliğ etmesi için) resûl göndermişizdir.[5]
İbin Abbas’ın azatlısı İbni Mabed’den rivayet edildiğine göre o, ibni Abbas’tan şöyle dediğini işittiğini söylemiştir: “Nebi (sav) Muaz bin Cebeli, Yemen ehline gönderdiği zaman şöyle demiştir: “Sen ehli kitaptan olan bir kavme gidiyorsun, onları çağıracağın ilk şey Allah’ı birlemeleri olsun...” [6]
Tevhidin üç kısma ayrılması ve delilleri
Özellikle İbni Teymiye ile özdeşleştirilen tevhidin üç kısma ayrılması diğer kısımları da kapsamasından dolayı daha fazla kabul görmüştür.
Bu ay “Tevhid” konusunu ele almamızın etken sebebi son dönemde önce Allah’ın (cc) yardımı daha sonra gayretli davetçilerin vesilesi ile tevhid kavramı, büyük kitleler tarafından işitilmeye ve araştırılmaya başlamıştır. Bunu gören müstekbirler ve destekçileri davetin önünü kesmek için düğmeye basmışlardır. Tevhid kavramı dinin temeli olduğu için direkt bu kavramı inkâr edemeyeceklerine göre kavramı anlam yönünden tahrif etme metoduna yönelmişlerdir.
Bu görevi en önde, geçmiş tarihten bu yana zalim, fasık hatta kafirde olsa yöneticilerin destekçileri olmuş tasavvuf önderleri icra etmektedirler. TV ekranlarında veya da sosyal ağlarda tevhidin hakikatini anlatmak yerine tevhidin üç kısma ayrılmasını Hristiyanların teslis/Baba, Oğul ve Kutsal Ruh inancına benzetecek kadar şirazeleri kaymıştır.
Tevhidin üç kısma ayrılıp incelenmesi veya isimlendirilmesi ameli imandan görmeyen kesim için -günümüz resmi din anlayışı irca inancına göre- büyük bir problemdir. Dini sadece Allah’ın (cc) varlığını/zatını birlemek olarak anlayan ve bu hususta şeytan ve müşriklerin mezhebinden olan (ki müşrikler ve şeytan Allah’ı zatında birlemektedirler) kesim uluhiyette Rabbi birlemenin/uluhiyet tevhidinin, İslam’ın sadece inançtan ibaret olmadığını, aksine hayatın her alanına etki eden pratik bir tarafının olduğunu ifade etmesini asla kabul etmemektedirler.
Rabbimiz Allah’ı (cc) uluhuyetinde birleyecek olsalar kurdukları bütün saltanatlarının devrileceğini çok iyi biliyorlar. Bu sebepten dolayı sanki “İlah” kavramını İbni Teymiye uydurmuş ve dinde bir bidat ortaya çıkarmış ve bu sünnet savunucuları da (!) bu bidatı ret etmişler gibi davranıyorlar.
Tevhidin kısımları ve bu kısımların delilleri:
Tevhid üç kısma ayrılır:
a- Rububiyet tevhidi
b- Uluhuyet tevhidi
c- İsim ve sıfat tevhidi
Rububiyet tevhidi:
Allah’ı, (cc) kendi fiilleriyle (yaratması, rızık vermesi, yönetmesi vb) birlenmesi anlamına gelmektedir.
Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir.”[7]
Kitabımız Kur’an, ilk sureden son sureye kadar Allah’ın (cc) tek rab olduğunu izah eden sıfatları serdetmektedir.
Uluhuyet tevhidi:
Allah’ı, (cc) kulların kendi fiillerinde (ibadet, sevgi, tevekkül, korku vb) birlemesi anlamına gelmektedir.
Hâlbuki onlar, ancak dini O’na halis kılan hanifler olarak Allah’a ibadet etmekle, namazı dosdoğru kılıp, zekâtı vermekle emrolunmuşlardı. İşte dosdoğru din budur.[8]
İsim ve sıfat tevhidi:
Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarında temsil (örneklendirme), tekyif (nasıllık), teşbih (benzetme) ve ta’til (manayı işlevsiz bırakma) yapmadan birlenmesi anlamına gelmektedir.
Allah... O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. En güzel isimler O’na aittir.[9]
Peki iddia edildiği gibi tevhidin üç kısma ayrılması sadece İbni Teymiye’ye mi dayanmaktadır?
İbni Teymiye düşmanlığı bu insanların gözlerini kör etmiş ve ağızları ile söylemeseler de fiilleri ile “İbni Teymiye'den ne gelir ise gelsin merduttur” ibaresini ima etmektedirler. Ancak bu kesime üzülerek (!) Belirtmek isteriz ki bu taksimatı ibni Teymiye’den önce de birçok ulama yapmıştır.
İtikaden Maturidi olduklarını söyleyen kimseler imamlarının da uluhiyet ve rububiyet kavramını kitabu’t-tevhid adlı eserinde kullandığını ya bilmiyorlar ya da bilerek gizlemektedirler.
Matûrîdî Îsâ'nın(as) "Allah'ın çocuğu" olamayacağını delillerle çürütmeye çalışırken bunu iki gerekçeye dayandırıyor: "Birincisi, Îsâ "rubûbiyet" ile nitelendirilemez. Çünkü yeme, içme, yaşlılık, çocukluk vb. beşerî zaafiyetlerle içiçedir. İkincisi ise bizatihi insanları Allah'ın ibâdetine çağırmış, O'na yalvarmış ve yakarmıştır. Bunu açıkça yapan birisi rab olamaz." Görüldüğü gibi Matûrîdî "rubûbiyet" ve "ulûhiyet" kavramlarını farklı anlamlarda kullanmıştır. Matûrîdî, Hz. Îsâ döneminde yaşayan insanları eleştirirken "ubûdiyet/ulûhiyet" ve "rubûbiyet" kavramlarına ışık tutabilecek yorumlar yapmaktadır. O şöyle der: "Şu insanların yaptıkları yadırganacak bir durumdur. Îsâ (as) hayatta iken birçok mucizeye şahit olmalarına rağmen onun nübüvvetini dahi kabul etmeyenler o göğe yükseltildikten sonra bu sefer onun "risâletine ve ubûdiyetine" razı olmadılar ve onu "rubûbiyet" payesine eriştirdiler."[10]
Hanbeli fakîhlerinden muhaddis İbnu Batta el-Ukberî (rh) (v. 387H) "el-ibâne" adlı eserinde, tevhîdin bu kısımları hakkında -aynı rubûbiyyet, ulûhiyyet, isim ve sıfat sıralamasıyla- şöyle demektedir:
"Böylece mahlûkâtın O'na imânlarının sâbit olabilmesi için inanmaları gereken Allâh'a (cc) imânın esâsı üç şeyden ibârettir:
1- Yaratıcıyı inkâr eden kimselerin inancından ayrılmak için Allah'ın rubûbiyetine/rabbâniyetine iman etmek (ehl-i ta'tîl/dehrîler/ateistler)
2- O'nun vahdâniyetine (tek oluşuna) inanması ki bu sûrette Yaratıcı'yı kabul etmekle beraber O'na ibâdet hususunda başkalarını ortak koşan şirk ehlinin mezhebinden ayrılmış olsun.
3- O'nun mutlak sahip olması gereken, aksinin söz konusu olamayacağı ilim, kudret, hikmet vs. Kitâbında kendisini vasfetmiş olduğu sıfatlarla mevsuf olduğuna inanmak.
Biz biliyoruz ki O'nu mutlak bir şekilde ikrar edip Tevhid eden birçok kimse bazen O'nun sıfatlarında ilhâda/eğriliğe sapmaktadır. Böylece O'nun sıfatlarında yaptığı ilhâd, tevhîdine de zarar vermektedir. Zira bizler Allâhu Teâlâ'nın, kullarını bu üç kısımdan her birine itikâd edip iman etmeye çağırarak hitap ettiğini görmekteyiz. O'nun, kullarını varlığına ve birliğine çağırmasına gelince; biz bu meselenin uzunluğu ve bu hususta sarf edilecek kelâmın çokluğundan dolayı bu kısımları burada zikretmeyeceğiz.
Birde şundan dolayı ki Cehmî (akîdesine mensup kişi), kendisinin bu ikisini [rubûbiyyeti ve ulûhiyyeti] kabul ettiğini iddiâ etmektedir. İşin aslında sıfatları inkâr etmesi bu diğer iki husûsu kabul etme iddiâsını da iptal etmektedir."[11]
Bu üçlü sınıflandırmaya işaret eden bilginlerden biri de muhaddis, müfessir ve Mâlikî mezhebi fakihi Tartûşîdir (v.520/1126). O, "Sirâcu'l-Mülûk" isimli eserinin mukaddimesinde "Ben Allah'ın rubûbiyetine, ulûhiyetine ve yüce sıfatlarına tanıklık ederim" ibaresiyle tevhidin üç maddesine işaret etmiştir.[12]
Bu taksimatı hristiyanların teslis inancına benzeten kesime en büyük şoklardan biri İmam İbni Cerir et-Taberidir. İbni Cerir et-Taberi "Câmiu'l-Beyân" adlı eserinde bu üç taksimi defaten zikretmektedir. Bu ibarelerden birkaçı: "rubûbiyet ve ibâdette Allah'ı birleyiniz"[13], "ibâdeti sadece Allah için yaparız ve rubûbiyetinde O'na hiçbir şeyi ortak koşmayız"[14], "rubûbiyette ve ibadette Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayınız"[15].
Rabbim ve ilahım Allah (cc) diyen bir insanın bütün rablik ve ilahlık vasıflarında Allah’ı (cc) birlemesi gerekir. Bunun aksi ise şirk ve müşrikliktir.
Batılın sesi şeytan ve avanelerinin yardımı ile yüksekte çıksa, batıl burhan ve delilin karşısında eriyen bir mum misali eriyip gider. Nitekim rabbimiz şöyle buyurmuştur:
De ki: “Hak geldi. Batıl zail oldu. Şüphesiz ki batıl, yok olmaya mahkûmdur.”[16]
Velhamdulilah
[1] 21/Enbiya, 25
[2] Osman Cem'a Damîrîyye, Medhal li'Dirâseti'l-Akîdeti'l-İslâmiyye, s.105
[3] Kuran’da tevhid melekesinin inşası s, 10 / Eyyüp Tüncer
[4] İmam Gazalî, el-Mustasfâ, el-Matbatu'l-Emîriyye, Mısır, 1366, I, 28.
[5] 16/Nahl, 36
[6] Buhari, 7372
[7] 7/Araf, 54
[8] 98/Beyyine, 5
[9] 20/Taha, 8
[10] Maturidi Kitabu’t-tevhid, 291, 292 / Kuran’da tevhid melekesinin inşası s,28, 29 / Eyyüp Tüncer
[11] (İbnu Batta el Ukberî, el-ibânet'ul Kubrâ, 6/173)
[12] Muhammed İbn Velîd et-Tartûşî, Sirâcu'l-Mulûk, Matbaatu Bûlâk, Mısır, 1872, s. 3.
[13] Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, 1/162
[14] Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, 3/99
[15] Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, 8/324
[16] 17/İsra, 81