Semayı direksiz ayakta tutan ve kullarına yol gösterici olarak kitabı indiren Allah'a (cc) hamd olsun. Salât ve selâm en hayırlı nesli vahyin rehberliğinde eğiten Rasulullah’a ve o en hayırlı neslin üzerine olsun.

Kur’an ve sünnetin, tabiri yerinde ise İslam itikadının ham maddesi olduğunu bir önceki sayıda belirtmiştik. Malum olduğu üzere bir ham maddeden güzel ve kullanışlı bir ürün isteniyorsa bu hammaddenin işlenme sürecindeki her bir adımında çok titizlik ile takip edilmesi gerekir.

Mesela demir, Allah (cc) kullarına bir nimet olarak indirdiği muazzam bir ham maddedir. Demirde büyük bir kuvvet ve insanlar için birçok faydalar vardır.[1] Dün ve özelikle de bugün ham maddesinde demirin kullanılmadığı neredeyse bir şey yoktur. Tarihte ve günümüzde sürekli şekil değiştirse ve gelişse de demirin başlıca kullanıldığı alan savaş olmuştur. Demir konusu başlıca önemli bir konu ve daha çok menhece taalluk eden bir konu olduğu için konuyu dağıtmadan demir ile vermek istediğim örneğe dönelim. Arabaların ham maddesi demirdendir, ancak herhangi bir vatandaş demiri eline alsa kendi kafasına göre eğip bükse, bu araçları yapanların bilgisine başvurmasa ve yolunu takip etmese, kullanışlı bir ürünün çıkması bir yana, ham maddenin de zayi olması çok büyük bir olasılık değil midir? 

İşte İslam’ın ham maddesi olan Kur’an ve sünnetin de bu iki ham maddeyi en iyi şekilde anlamış ve kullanmış olan ilk üç neslin ve bu ilk üç nesle ihsan ile tabi olanların anlayışı ile yorumlanması ve onların baktığı pencereden Kur’an ve sünnete bakılması zorunludur. Aksi takdirde bu iki kaynağı, bireyler ve toplumlar kendi akıllarına göre yorumlayacak olurlar ise büyük bir çıkmazın içine girilmiş olacaktır. Ki günümüzde bunu iliklerimize kadar hissetmekteyiz. Her toplum ve birey kendi anlayışını geliştirmekte ve böylelikle bireylere ve toplumlara göre ayrı ayrı din/yaşam biçimi ortaya çıkmaktadır. Ancak Âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) dini kemale erdirmiştir. Yani dinde eksik ve fazla bir şey bırakmamıştır. Bir önceki sayıda da belirttiğimiz gibi bu din/hayat biçimi kıyamete kadar Allah’ın (cc) razı olmuş olduğu tek dindir. Bu dinin dışında kalan hayat biçimleri Allah (cc) katında merduttur.

Selefîlik Tartışması

Günümüzde süre gelen selefîlik tartışması Kur’an ve sünnetin rehberliğinde yapılmamaktadır. Selefî değilim diyen kesimde, selefiyim diyen kesimde bu kavramı bütüncül olarak değil, sadece bir tarafını almaktadır ve böylelikle işin içinden çıkılmaz bir tartışma başlamaktadır. Selefîlik, ne itikadî nede fıkhî bir mezhepdir. Gelecek satırlarda da ayetler ve hadisler ışığında anlatmaya çalışacağımız gibi selefîlik demek ilk üç nesle itikaden ve amelen ihsan üzerine tabi olmak demektir. Bu bağlamda her Müslüman bu anlamı ile selefe tabi olması zorunlu olduğu için selefîdir.

Selefîlik mezhepsizlik değildir, bilakis selefiler, mezhep sahiplerine selef oldukları için -taassuptan uzak bir şekilde- tabi olanlardır.

Bugün selefîlik eşittir mezhepsizliktir, ulamayı reddetmektir diye naralar atan cenahlar şunu iyi bilmelidirler ki öncü imamlara tabi olmak demek sadece onların abdest alma şekline uymak demek değildir. Bilakis bu imamlar nasıl ki sahabeye inanç esaslarında ve muamelatta ihsan ile tabi oldular ise bizlerinde özellikle inanç esaslarında o öncü imamlara tabi olmamız gerekmektedir.     

Mesela, kendilerine ehli sünnet diyen, imamlarının ebu Hanife veya İmam Şafi olduğunu iddia eden mezhepçi[2] cenahın yanında, imam Şafi’ye göre abdesti ne bozar ne bozmaz meselesi çok önemlidir, ancak İmam Şafi şirke, küfre, bidat ve bidatçilere karşı ne söylemiş ve nasıl bir tavır sergilemiş, bu husus sümen altı edilir. Bu hadsizlere göre İmam Şafi’nin fıkıhtaki muamelatına uymayan ancak itikat meselelerinde İmamı örnek alan bir genç, mezhepsiz, aşırı veya da selefî[3] diye adlandırılır, ancak her türlü şirki, küfrü veya bidati işleyip ancak imam Şafi’nin abdest ile alakalı ya da fıkıhta baka bir fetvasına uyan kimse ise ehli sünnet ve’l-cemaat diye adlandırılır. Heyhat heyhat…

           Burada iki kavram önümüze çıkıyor:

          · Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat

          · Selef

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat Kimdir?

Tanımı: “Allah ve Rasulü’nün (sav) en hayırlı nesil dediği ilk üç nesil ve İslam inancının iki temel kaynağı olan Kur’an ve sünneti ilk üç neslin anlayışı ile anlayan ve selefe ihsan ile tabi olan kimselerdir”

Bu kavram selef kavramına göre daha kapsayıcı bir kavramdır. Selefe de ehli sünnet ve-l cemaat denir, selefe ihsan üzerine tabi olmuş halefe de.

Günümüzde kendisini İslam’a nispet eden ancak mubtedi olan fırkaların, Allah’a iftira atarak kendilerini ehli sünnet ve’l-cemaat’e nispet etmede adeta bir yarış içine girmiş olmaları bu kelimenin İslam toplumunu hafızasında büyük bir yerinin olduğunu göstermektedir. Her bir fırka kendisi dışında kalan fırkayı mubtedi ilan etmekte ve İslam toplumunda illegal olduğunu ima etmektedir. Yani ehli sünnet ve’l-cemaat kavramını batıl fırkalar kendilerini İslam toplumuna karşı meşrulaştırma aracı olarak görmektedir.

Sünnet ve cemaat ehlinin yolundan ayrılan ilk mubtedi fırkalardan bir tanesi olan haricilerin, mürcielerin ve daha sonra onlarca mubtedi fırkanın zuhuru ile ehli sünnet ve’l-cemaat kavramı daha fazla olgunlaştı ve mahiyetini bilmenin önemi daha fazla arttı. Zira Rasulullah’ın ve sahabesinin yaşadığı İslam yolundan ufak bile olsa sapanlar ile onlara ihsan üzerine tabi olanların ayrıştırılması gerekmekte idi.

Ehli sünnet ve’l-cemaat’i diğer bidat fırkalardan ayıran tek şeyin isim ve sıfatlar hususunda olduğunu düşünmekte bugün içine düşülmüş yanılgılardan bir tanesidir. Bilakis bu isim ile musamma olanlar,isim ve sıfatlarda tahrife, tevile, tatile gitmeyen kimseler olmakla birlikte İslam’ın asıllarını anlama hususunda da selefe tabi olanlardır. Biraz önce ismi geçen mubtedi fırkalar İslam tarihi sürecinde büyük yaralar açmış olması ile birlikte özellikle haricilik günümüzde muvahhidlere karşı siyası bir söylem olarak kullanılmaktadır. İnşallah ilerleyen yazılarda bu mubtedi fırkaların doğuşlarından gelişimlerine, tarihi ve siyasi süreçlerini siz okuyuculara aktarmak istiyorum.

Nebimiz Ümmetinin fırka fırka ayrılacağını ve bu fırkalardan sadece bir tanesinin kurtuluşa eren fırka olacağını bizlere İbni Mace’de geçen Enes bin Malik’in rivayet ettiği bir hadiste bildirmiştir:

Allah Rasulu (sav) şöyle buyurdu:

“İsrail oğulları 71 fırkaya bölündüler. Bunlardan 70’i Cehenneme gitti ve sadece biri kurtuldu. Benim ümmetim 72 fırkaya ayrılacak ve 71’i Cehenneme gidecek ancak biri kurtulacaktır. Dediler ki; Ey Allah’ın Rasûlü o kurtulanlar kimlerdir? Rasûlullah: Cemaattir, cemaattir, buyurdu.”

Allah’ın (cc) rızasına nail olacak o cemaatin bir müsemması olmuştur ehli sünnet ve’l-cemaat ismi.

Selef Kimdir?

Selef kelimesinin lügat manası: “Önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak”

Selef, terim olarak ilim ve fazilet açısından Müslümanların önderleri sayılan ashap ve tâbiîn için kullanılır.

Abdullah bin Mes’ud:

"Sizden bir yol izleyecek olanlar, ölmüş olanların yolunu izlesin. Çünkü dirinin fitnesinden emin olunmaz. İşte bunlar Allah Rasulü'nün (sav) ashabıdır. Onlar bu ümmetin en hayırlıları idi. Kalpleri en iyi, ilimleri en derin, gereksiz tekellüfleri olmayan insanlardı. Allah, onları nebisine arkadaş ve dinini nakledenler olarak seçti. Onların yolu ve ahlakıyla ahlaklanın. Onlar sırat-ı müstakim üzereydiler."

Ehli sünnet ve’l-cemaat’in tanımında ilk üç nesil ibaresi geçmişti, peki bu ilk üç nesil diye bahsettiğimiz nesil hangi nesillerdir ve neden bu üç nesle Kur’an ve sünnetin fehminde tabi olmamız gerekmektedir?

Abdullah İbni Mes’ud’un rivayet etmiş olduğu bir hadiste Allah Rasulu (sav) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların en hayırlısı benim asrımda olanlar daha sonra onlardan sonra gelenler daha sonra da onlardan sonra gelenlerdir. Daha sonra bazı kavimler gelir onlardan birisinin şahitliği yeminini bazense yemini şahitliğini geçecektir.”

İmam Nevevi şöyle söylemiştir: “Sahih olan görüşe göre Rasulullah’ın (sav) nesli sahabedir ikinci nesil tabiîn (sahneye tabi olanlar) ve üçüncü nesil ise tebe-i tabiîndir (sahabeye tabi olanlara tabi olanlar)”[4]

İbni Teymiyye (rh) şöyle demiştir:

“Kitabı, sünneti ve bütün taifeleri ile ehli sünnet ve’l-cemaat’in üzerinde ittifak ettiği şeyleri tedebbur eden bir kimse şu hususu kesin bilmektedir: Bu ümmetin en hayırlı nesli -ameller, sözler, itikat ve her türlü faziletli şey hususunda- birinci asırdakiler, sonra onlardan sonra gelen, sonra da onlardan sonra gelenlerdir. Bu husus nebiden birçok farklı yolla sabit olmuştur ki onlar ilim, amel, iman, akıl, din, beyan, ibadet gibi bütün fazileti gerektirecek amellerde haleften -sonra gelenler- daha faziletlidirler. Onlar sorun olabilecek her hususu en iyi şeklide beyan edenlerdir. Bu durumu ancak İslam dininde zaruri olarak bilinen şeylere karşın kibirlenenler ve Allah’ın (cc) ilim üzerine saptırdıklarından başkası reddetmez.”[5]

İslam ümmeti mirasçı bir ümmettir. İnsanlığın ilk yaratılış tarihinden buyana sahip olduğu bu nur ve hidayeti nesiller boyu miras alarak bu zamana gelmiştir. Günümüzde olduğu gibi o zamanın müşrikleri ve ehli kitaptan olan kâfirler, kurtuluşun atalarına uymak veya Hristiyan ya da Yahudi olmakta olduğunu iddia etmişlerdi. Ancak Allah (cc) onların bu iddialarını kabul etmedi. İmanlarının kabul olma şartını şu ayet ile bizlere bildirdi:

“Şayet onlar (misli misline), sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa hidayete ererler. Yüz çevirirlerse onlar ancak bir ayrılık içinde olurlar. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semi’, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir.”[6]

Allah (cc) yedi kat semadan ilk neslin imanını kabul etmiş, Yahudi ve Hristiyanların İbrahim’in (as) milletinden olma iddialarının ancak İbrahim’e (as) sahabe gibi iman ederlerse imanlarının sahih olacağını söylemiştir.

Ebu Cafer şöyle söylemiştir: “Allah’ın (cc), şayet sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse ayetinden kastı şudur: Yahudiler ve Hristiyanlar Allah’ı (cc) size indirileni, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, esbata, Musa’ya, İsa’ya ve nebilere rablerinden indirileni, sizin tasdik ve ikrar ettiğiniz gibi tasdik edip ikrar ederlerse doğruya muvaffak olunmuşlar ve hak yola tutunup irşad olmuş ve hidayet bulmuşlardır. İşte bu durumda -sizin milletinizi/dininizi ikrar edip girmelerinden dolayı- onlar sizden sizde onlardansınız.”[7]      

Başka bir ayeti kerimede ilk neslin ve onlara ihsan üzere tabi olanların imanını kabul ettiğini apaçık belirtmiştir:

“Muhacir ve Ensar’dan öncüler, ilkler ve onlara ihsan üzere tabi olanlar (var ya)! Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlar için altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. En büyük kurtuluş budur işte.”[8]

Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî der ki; Ömer İbn Hattâb «Muha­cirlerden, ensardan en ileri ve önde gelenlerle...» ayetini okuyan bir adama uğrayıp elinden tuttu ve “Sana bunu kim okutuyor?” diye sordu. O kişi “Übeyy İbn Kâ'b” diye cevap verdi. Hz. Ömer “Seni ona götürünceye kadar benden ayrılma” dedi. Übeyy İbn Kâb'a vardıklarında Hz. Ömer “Bu âyeti buna bu şekilde sen mi okuttun?” diye sordu. Übeyy “evet” deyince, “Bunu Allah Rasulü’nden (as) işittin mi?” diye sordu. Onun evet cevabı üzerine, “Öyle inanıyorum ki bizden sonra hiç kim­senin ulaşamayacağı bir mertebeye yükseltildik.” dedi.[9]

Enes’e (ra) şöyle söylendi: İnsanların sizin hakkınızda söylediği “Ensar” sözü hakkında ne düşünüyorsun, bu isim ile sizi Allah (cc) mı isimlendirdi, yoksa siz cahiliyede bu isim ile mi çağrılıyordunuz? Şöyle cevap verdi: “Bilakis Allah (cc) Kur’an’ı Kerim’de bizi bu isim ile isimlendirmiştir.”[10] 

Bütün bu anlatımdan sonra bizi halefin anlayışı ile Kur ’an’ı ve sünneti anlamaya çağıranlara ve böylelikle şirki ve küfrü meşrulaştırarak Allah’a ve Rasulü’ne (sav) iftira atanlara deriz ki: Bizim yol gösterici kitabımız bize kimden razı olduğunu ve razı olma sebeplerini açıklamışken nasıl olurda bu selefin yapmadığı her türlü batılı yapan, yaptıkları hayırları yapmayan, sonradan gelen belamlara uyalım. İşte bu hidayetten sonra dalaletin ta kendisidir.

 

[1] (57/Hadid 25)

[2] Taassup ehli olduklarını ifade etmek için bu lafzı kullandım.


[4] Müslim imam nevevi serhi, 16/85

[5] Mecmu’ul-fetava, 4/157

[6] (2/Bakara 137)

[7] Taberi, Bakara 137. Ayetin tefsiri

[8] 9/Tevbe 100

[9] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3601-3602

[10] Kurtubi