Batının Bilim Düşmanlığı
Hamd, Kullarına akıl nimetini veren ve onlara düşünmeyi emreden Allah’ın üzerine olsun. Salat ve selam ümmetine ilmi ve bilimi tavsiye eden Allah’ın (cc) rasulü Muhammed’in ve ona hakkı ile tabi olup aklını kullananların üzerine olsun.
Kilisenin ilim ve bilime karşı aldığı tavır
Batı son asrın, bilim ve gelişmişlik açısından öncüsü konumundadır. Kendini İslam’a nispet eden ülkeler veya Afrika ülkeleri batının bilim ve gelişmişlik açısından bir hayli gerisinde kalmıştır.
Parantez cümlesi olarak şunları da söylemeliyiz: batı kendisi dışında kalan milletleri sömürmüş ve bu me-deniyetini[1] soykırım, açlık ve hırsızlık üzerine inşa etmiştir. Nasıl ki İslam ülkeleri bilimde bu kadar geride değildi, bu durum yani batının bilimdeki söz sahipliği de tabi ki hep böyle değildi. Bilakis batı cehaletin kol gezdiği bir coğrafya olması ile birlikte bilim İslam coğrafyasına ve Müslümanlara izafe ediliyordu.
O dönemde Kurtuba'da yetişmiş Alvaro isimli bir yazar, din adamları sınıfına mensup olmayan Hristiyan halkın, özellikle de gençlerin kendi papazlarının eserlerini okumaktan kaçınıp, Müslümanların belagat ve fesahat yüklü eserleriyle zehirlendiklerinden (!) bahsederken dindaşlarına şu serzenişte bulunuyordu:
“Görüyorum ki pek çok din kardeşim Arapça şiir ve kıssalar okumakta, Müslüman düşünür ve din bilginlerinin eserlerini incelemekteler. Ne var ki, bunu, tenkit gayesiyle değil; öğrenmek, düzgün ve akıcı bir Arapça konuşabilmek için yapmaktalar. Bunlardan kim İnciller, Rasuller ve Havariler hakkında araştırmada bulunmaktadır?!”[2]
İslam inancında ise insanın fıtratına kulluğu yerleştiren Allah’ın (cc) bilgiye, tefekküre çok önem verdiğini ve kullarını bilime teşvik ettiğini görmekteyiz. Bunu şu ayetler ışığında çok daha iyi anlayabiliriz:
Allah (cc) maddenin isimlerini Adem’e (as) öğrettiğini bildiriyor:
“Allah, Adem'e bütün varlıkların isimlerini Öğretti.”[3]
Allah (cc) Ali İmran 190 ve 191. ayetlerde semavatta, yeryüzünde ve gece ve gündüzün peşi sıra gelmesinde akıl sahipleri için ayetler olduğundan bahsettikten sonra bu akıl sahiplerini bir sonraki ayette kâinatın yaratılışını “tefekkür ederler” diyerek vasıflıyor buda bize İslam’ın bilime verdiği önemi gösteriyor:
“Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün peşi sıra yer değişmesinde akıl sahipleri için (üzerinde düşünüp, bunları yapanın tek ilah olduğu, kulluğun sadece kendisine yapılması gerektiğine dair sonuçlar çıkaracakları) ayetler vardır.”[4]
“Onlar ki ayakta, otururken ve yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler ve (derler ki): “Rabbimiz! Sen bunu boşa yaratmadın. Seni eksikliklerden tenzih ederiz, bizi ateşin azabından koru.”[5]
Kur’an, bu ayetlerin yanı sıra onlarca ayette tefekkür, tedebbur ve akıl etmeye çağırıyor.
Fransız devriminden önce kilisenin mahareti ile batı toplumu bilimden uzaklaştırılmıştı. Kilisenin saydığımız azgınlıkları asırladır devam ediyordu ancak ilme ve bilime karşı tavrı ve azgınlığı miladi 16. Ve 17. Yüzyılda modern bilimin gelişmesi ile ortaya çıkmıştır. Fransız ihtilalinin 17. Yüzyılın sonlarında patlak vermesini de göz önünde bulundurursak, kilisenin bilime karşı bu azgınlığı ve zulmünün Fransız ihtilalinin yani laikliğin doğuşunda büyük pay sahibi olduğunu anlarız.
Bu yazı silsilesinin başında dediğimiz gibi batı bir karanlıktan başka bir karanlığın içine düşmüştür. Yani cehaletten ve bilim düşmanı din adamlarından kurtulmak için bilim ve din ayrımı gibi batıl bir ayrıma gitmiş dinin içinde bilim olamayacağı saplantısına düşmüştür. Bu düşüncenin ortaya çıkardığı kötü eserler günümüze kadar süregelmektedir.
Allah’ın sevdiği kul olmak için bilimi terk etmeliydi, orta çağ Hristiyan’ı. Buna karşın ise bilimi tercih eden birisi dine mesafe koymalıydı. Birbirinden asla ayrı olarak tasavvur edilemeyecek bu iki olgu karşılıklı çatışma unsuruna dönüşmüştü. Bilim varsa din yok, din varsa bilim yoktu. Bu iki olgunun savunucuları da bu tuzağa düştü. Evet kiliseyi bilme karşı tavır almaya iten etkenlerden bahsedeceğiz. Ancak kilisenin bu yanlış tavrına karşı bilimi tercih edenlerde kilisenin tuzağına düşmüştü. Bilimi tercih edenlerde bilimin olduğu yerde dinin asla bulunamayacağı tezini savunur olmuşlardı. Buda kilisenin adeta ekmeğine yağ sürmüştü. Artık kilise bilme karşı vahşice tavrını daha rahat sürdürebilirdi, çünkü bilim diyenler dini reddediyorlardı. Bu durum ise iki tarafın daha fazla kutuplaşmasına ve ayrışmasına meydan verdi.
Peki Kilisenin bilime karşı aldığı bu vahşi tavrın altında yatan asıl sebep ne olabilirdi? Kilisenin Hristiyanlık inancını hurafeler ve mantığa zıt olan inançların üzerine bina etmesi, yani temeli zayıf olması kiliseyi bu batıl inanç sistemini hunharca savunmaya itmiş ve kitleleri elde tutmak, uyanmalarını engellemek için uyanmalarına sebep olacak her şeye karşı tavır almasına sebep olmuştur.
Bu durum Kiliseye has bir özellik değil bilakis bütün batıl sistemler ve inançlar kendilerine tabi olan kitlelerin düşünen ve akıl edenlerden olmalarını istemezler. Çünkü bilgili ve aklını fıtratına mutabık çalıştıran toplumlar kula kul olmayı kabul etmeyecektir. Bunu bilen despotlar kavimlerini aptallaştırmış onları akıl etmeyen kitle yığınları halinde, adeta koyun gibi gütmüşlerdir.
“Kavmini hafife aldı/onursuzlaştırdı/aptallaştırdı, onlar da ona itaat ettiler. Şüphesiz ki onlar, fasık bir topluluktu.” [6]
Orta çağda kilisenin bu saydığımız zulümlerinin dışında, konu çokta uzamasın diye aktarmadığım birçok zorbalığı olmuştur. Son olarak kilise kitlelerin uyanmaya başladığını ve içinde bulundukları kokuşmuş düzenden artık kurtulmak istediklerini sezince zülüm dozajını biraz daha arttırarak engizisyon mahkemeleri kurdu. Bu mahkemeler muhalifleri (ki çoğu fakir kimselerden oluşmaktaydı) meydanlara kurdurduğu idam sehpalarında ve hatta yakarak binlerce insanı acımasızca katletmiştir.
Orta çağ ve bu çağın insanlığa miras bıraktığı karanlıklar hakkında daha söylenecek çok şey var ancak makam ona uygun değil. Bütün bu aktardığım tarihi tablolar laikliğin nasıl bir ortamda insanlar tarafından benimsendiğini göstermekte. İnsanlar zifiri karanlığın içinde en ufak sahte bir ışıkta olsa bir çıkış aramakta idi. Bu kurtuluşu da laiklikte gördüler. Şunu inkâr edemeyiz feodalizme göre laiklik suni birtakım özgürlükler sundu topluma, özellikle işçi sınıfına.
Peki bu kanlı ve karanlık sistem olan Laiklik süslü sözler ile kandırılan bu toplumdan hangi değerleri sömürdü ve yok etti? Demokrasi ve kapitalizm ile birleşen bu sistem, insanlığın benliğinde ondurmaz yaralar açtı. İnsanın övündüğü ne değer varsa yıkıp yok etti.
Kanlı İhtilal
Bütün bu çöküşün ardından batı toplumu toprak sahiplerine, krallara ve din adamlarına karşı dönemin sembollerinden olan Bastille hapishanesi baskını ile 1789 Fransa devrim sürecini başlattı ve devirim süreci 1799 da sona erdi. Devrim süreci çok sancılı ve kanlı geçti. Aslında Fransız devrimi diye bilinen bu devrimin bir diğer adı da kanlı devrimdir. Dönemin resmi idam şekli giyotin[7] idi. Yaklaşık dört yüz bin insanın hayatını kaybettiği bu kanlı devrimde kırk bin kişi giyotinle idam edildi bunların çoğu da din adamı idi. Fransız devrimi sanıldığının aksine işçi sınıfı tarafından değil, soyluların ve din adamlarının imtiyazlarına sahip olmak isteyen entelektüeller ve ticareti elinde bulunduran burjuvalar tarafından işçilerin kışkırtılması ile meydana gelmiştir. İşte bu kesim fırsatı kaçırmamak için devrim karşıtı suçlaması ile binlerce soylu, din adamı ve insanı yargısızca infaz etmiştir.
Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye cihad edenlere terör yaftasını yapıştıran batının iki yüzlülüklerinden biriside bu olaylardır. Batı sanayi devriminin başlaması ile ülkelerin kaynaklarını ve insanlarını sömürmüş, işgal etmiş ve milyonlarca insanı katletmiştir. Bu katliamların temelinde aslında Fransız ihtilali ve batıl bir ideolojiyi savunma uğruna binlerce insanın katledilmesi yatmakta. Yani batının karakteri hiçbir zaman değişmedi ve değişmeyecektir. Daha düne kadar Cezayir, Afganistan ve Irak’ta milyonlarca insanı katledenler işte bu sözüm ona aydınlanma (!) devriminin çocuklarıdır.
Sonuç
Son üç sayıdır laiklik adındaki şeytani düzenin nasıl ortaya çıktığını kısaca aktarmaya çalıştım. Bu süreci okuduğumuzda şu hususlar dikkatimizi çekmiş olmalı:
Şeytan insanoğluna asla dürüst olmamış ve olmayacaktır. İlk şirke düşen Nuh’un (as) kavmine salih insanlara ibadet edin onları rabbinize ortaklar edinin diyerek yaklaşmamıştır. O kavme de o kavim gibi olan batıla meyleden kavimlere de sinsice yaklaşmış, şirk ve küfrün tamamen kabul görmesi için uygun ortamı hazırlamıştır. Nuh’un (as) kavmine salih insanların resmini yaptırtmaya başlayarak yavaş yavaş onları şirk bataklığına düşürmüştür.
Şeytanın ustalık eseri Laisizm ise şeytanın profesyonelliğinin doruk noktasına ulaştığının bir göstergesi adeta. Niye mi?
Çünkü Nuh’un (as) kavmi tevhidin aydınlığında adalet ile yaşıyorlardı. Buna rağmen şeytanın tuzağına düştüler. Peki laikliği kabul eden asrın, asi insanının durumu nasıldı?
Tam bir karanlığın ve çıkmazın içinde zalimlerin ayakları altında inim inim inlerken işte tam da böyle bir zaman da şeytan bu son ustalık eseri laikliği insanlara altın tepside sundu. İnsanların kabul edememe lüksü olmadığı zannına soktu ve tuzağına çekti. Öyle bir ortam hazırladı ki insanlar, bir taraftan despot tağut yöneticiler bir tarafta onların destekçileri ordular ve en önemlisi de aslında kurtarıcı olması beklenen tahrif olmuş şirk dininin arasında, adeta nefes alamayacak durumdaydı. Nuh’un (as) kavminin yaşadığı Tevhidin aydınlığı ile hiç tanışmadılar. Ve böylelikle batı kendileri ile birlikte son yüzyılda insanlığı derin bir karanlığın içene doğru çekti. Şeytanın çok hoşnut olduğu ve sözünü tuttuğu çok aşikâr.
“Dedi ki: “Rabbim! (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver. Buyurdu ki: “Hiç şüphesiz sen, mühlet verilenlerdensin. Bilinen vaktin gününe kadar. Dedi ki: “İzzetine yemin olsun ki, onların hepsini azdıracağım. Muhlas/arındırılmış/ihlaslı kulların müstesna.”[8]
Bir diğer husus ise şudur:
Allah (cc) insanlardan razı olduğu İslam dininin asıllarının bidatler ile üzerinin örtülmesinin neticesini bu topraklara da hâkim olan laiklik olarak görebilmekteyiz. Her şeyi batıya yıkmak basite kaçmak olacaktır. Nasıl oldu da şeriat devleti uğruna her türlü fedakârlık da bulunan insanların torunları şeriat kavramından bile aslandan kaçan yaban eşeği gibi kaçmakta? Dinlerine dinden olmayan şeyleri soktular, selefin söylemediği sözler söylediler ve Allah’ta (cc) dinlerini onların kalbinden söküp attı. Bu durumun en büyük sorumlusu kilisenin rahipleri gibi tabilerini aldatan, alimler/belamlardır; O’nlar hakkı gizlediler veya az bir pahaya dinlerini sattılar. İslam dinine savaş açanları kahraman şeriat uğruna can ve mal verenleri ise hain ilan ettiler. Velalarını/dostluklarını tağutlara, beralarını/düşmanlıklarını Muvahhidlere verdiler.
Kısacası bu toplumun bu rezil ve zelil duruma düşmesi hemen olmadı. Şeytan alışageldiği programını bizim kavmimize de uyguladı. Ancak batıya nazaran daha absürt bir toplum ortaya çıktı; hem Müslüman (!) hem şeriat düşmanı hem de laik!
Allah cc Şeytanın kurduğu bu büyük tuzağı biz muvahhidlerin eli ile yerle yeksan etsin. Türkiye ve diğer İslam ülkelerinden laiklik urunu söküp atsın ve hilafet ile bu toprakları aydınlatsın. Bizleri de hilafetin hizmetçisi kılsın. Allahumme âmin!
[1] Alçaklık
[2] Von Gronebaum, İslam Medeniyeti, 81-82
[3] (2/Bakara, 31)
[4] (3/Ali İmran, 190)
[5] (3/Ali İmran, 191)
[6] (43/Zuhruf, 54)
[7] Giyotin, idam mahkumunun kafasını üst taraftan kesmek prensibiyle yapılmış bir çeşit idam aracıdır.
[8] (38/ Sad, 79, 80, 81, 82)