Hamd, yaşam tarzı olarak İslam’dan razı olan Allah’a salat ve selam ilk İslam devletinin yöneticisi olan Muhammed Mustafa’nın ve ona ihsan ile tabi olanların üzerine olsun.

Bu ayki yazımda milyonlarca savunanı olan ve tağutların kendi hegemonyalarını korumak için asla vazgeçemeyeceği bir ideoloji olan laikliği ele alacağım. Laiklik ile bir zamanlar kilise anlaşamasa da durum artık öyle değil. Kilisenin yapısına uygunluk arzaden laiklik ile kilise çok uzun zaman önce barışmış durumdadır. Neredeyse İslam dışında laiklik ile çatışan bir inanç kalmamıştır.

Laiklik nedir?

Laiklik veya laisizm (laïcité Fransızcadan), devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensip. Fransızcadan Türkçeye geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din adamlarına "Clerici", din adamı olmayanlara da "Laici" adı veriliyordu. Aynı terimin İngilizce karşılığı ise secularity olup, din ve devlet işlerinin ayrı tutulması anlamına gelir. Latince bir kelime olan çağ anlamına gelen "saeculum" kelimesinden geçmiştir. Sekülerizm Türkçeye lâiklik, çağdaşlaşma veya dünyevileşme olarak üç farklı terimle çevrilebilmektedir. Fransa'da lâiklik için Laïcité (Laicisme) terimleri kullanılmaktadır. Kavramlar, her iki biçimde de cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın birbirine karıştırılmamasını ifade etmektedirler.[1]

Yani laisizm dinsiz bir devlet demektir. Laiklik Devletin yönetilmesi için gerekli olan ana yasanın bir dinin kuramlarına göre değil de kimi zaman çoğunluğun kimi zaman tek bir şahsın kimi zaman da bir kabilenin kuramları ile ana yasanın oluşturulması ve bu ana yasa ile devletin idare edilmesidir. Yaratıcının buyrukları laik bir devlettin yönetimi için hiçbir şey ifade etmez. Ne eğitimde ne ticarette ne hukukta her şeyi yoktan var eden ve insanoğlunu sadece kendisine ibadet etsin diye yaratan Allah’ın (cc) dediği olamaz, bu laikliğe aykırıdır ve irticadır. Laikliğe göre Allah (cc) insanı yarattı ancak toplumsal/sosyal hayatın yönetimi hususunda başı boş bıraktı ve ona emir ve yasaklar bildirmedi. Kitapları ise ibadethanelerde veya cenaze merasimlerinde okunsun diye vahyetti.

Bir kuyumcu dükkânımızın olduğunu var sayalım, bu işletme size ait ancak bu işletmenin hiçbir noktasında söz hakkınız yok, olsa bile işçiler tarafından dinlenmiyor, kulak ardı ediliyor, bunu kabul eder miydik? Patronlarının söz hakkı olmayan bu tarz işletmelere laik işletme diyelim ve patronlara eşit yaklaşan laik işletmeleri savunalım hep beraber![2]

Laikliğin ve Demokrasinin ortaya çıkışı tarihte nasıl olmuştur?

Laikliğin nasıl ortaya çıktığını anlamamız için Hristiyanlığın, kilisenin ve kilisenin ortakları olan kralların ve toprak sahiplerinin, batı toplumunu nasıl köleleştirdiğine ve zulmettiğine, ayrıca bu durumdan Yahudilerin nasıl faydalandığına bir göz atmamız gerekecek.  

Vahyin rehberliğinden uzak olan kiliseler Paul’u önder olarak kabul etmiş ve ondan sonra kutsal metinler olarak bilinen metinler ortaya çıkmıştır. Bu metinlerde İsa’nı (as) üçün üçüncüsü olduğu yani bir ilah olduğu ileri sürülmüş ve Hristiyan dünyası tarafından da kabul görmüştür. Paul peygamberlerin getirdiği tevhid inancını adeta putperestlik ile sentezlemiştir, hâlbuki Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Hani Allah «Ey Meryemoğlu İsa sen mi, Allah dışında beni ve annemi ilah edinin dedin?» İsa şöyle dedi; «Haşa seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim, gerçek olmadığını bildiğim bir sözü söylemek bana yakışmaz, eğer böyle bir şey söyleseydim sen bunu bilirdin, Sen benim içimdekini bilirsin, fakat ben Senin özündekini bilemem. Hiç kuşkusuz Sen gaybleri bilensin.”[3]

Paul’un Anadolu’daki büyük cabaları ile Anadolu Hristiyanlaşmış ve Hristiyan nüfusu gidererek artmıştır. Bu durum karşısında o dönemin süper gücü pagan roma çok sert ve kanlı tedbirler aldı. Anadolu’da büyük kıyımlara imza attı. Hristiyan olanlar bir tanrı yerine tekrardan çok tanrılı inanca geçmeleri için zorlandı. Ancak Konstantin’in göreve gelmesi ile işler tam tersi bir hal aldı Konstantin bu artan Hristiyan nüfusa duyarsız kalamadı ve Hristiyanlığı seçti ve devletin de resmi dinini Hristiyanlık yaptı.

Roma Hristiyanlığı bazı siyasi çıkarlarından dolayı kabul etmişti ancak batı hiçbir zaman Allah’ın (cc) İsa (as) indirdiği dini yaşamamıştır. Avrupa halkları İslam’ın nurundan da yüz çevirmişti. Yani Avrupa derin bir karanlığın içindeydi ve halada öyledir. Avrupa’da halk kitleleri 1789’da gerçekleşen Fransız devrimine kadar tabi oldukları Hristiyanlık dinini papalardan, kardinallerden, kutsal konsillerden, tahrif edilmiş incili şerh eden âlimlerinden öğrenegelmiş ve bunları tartışmasız doğru merci ve kaynak olarak kabul etmiştir. İşte bu toplumlar tam anlamı ile bu mercileri Allah’ın dışında rab olarak atamış oldular:

“(Yahudiler) Allah'ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak, bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.”[4]

Miladi IV. asırda Konstantin’in Hristiyanlığı romanın resmi dini olarak kabul etmesi ile alakalı Amerikalı yazar Drapper “Din ve İlim” adlı kitabında şöyle der:

“Devletin önemli kademelerinde görev alan ve Roma devletinin yüksek mevkilerini ele geçiren ve kendilerini Hristiyan gibi gösteren münafıkların etkisiyle şirk ve putperestlik Hristiyanlığa karıştı. Hâlbuki bu münafıklar dine hiçbir şekilde aldırış etmedikleri gibi, bir gün olsun samimi olarak bağlanmış da değillerdi. Konstantin de bunlardan birisi idi. O bütün hayatını zulüm ve ahlaksızlıkla geçirmiş, ömrünün sonlarına rastlayan (337 M.) çok sınırlı dönemler dışında Kilise'nin dini emirlerine riayet etmemiştir.”

Roma’nın Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi büyük kitlelerin bu dine girmesine yol açmıştı. Dine yeni gelen topluluklar ile beraber Allah’ın (cc) İsa’ya (as) indirdiği dinin asıllarından uzaklaşma daha da ayyuka çıkmıştı. 

Bütün semavi kitaplar ve bu kitapların kendilerine vahyedildiği rasuller bir akideyi tebliğ etmişlerdir. Allah (cc) Kur’an’ı Kerimin incili doğrulamak için indirildiğini söylemektedir:

"Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim ve Rabbiniz tarafından size bir mucize de getirdim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."[5]

Allah (cc) rasullerine indirdiği kitapları kulları arasında hükmetsinler diye indirmiştir:

“Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.”[6]

Tahrif olan incilde Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini emir buyuran ayetler olmasına rağmen kilise hiçbir zaman buna yanaşmadı. Kayserin yasası olan roma kanunlarına uymayı meşru saydı.

“İncil ehli Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir.”[7]

Tahrif olan incilde şöyle bir kıssa aktarılmaktadır:

Ferisiler onu (yani Hz Mesih) gafil avlamak ve aleyhinde bir söz yakalamak için kendi aralarında müşavereye koyuldular. Bu bakımdan Heredos'lular ile birlikte öğrencilerini gönderip, şöyle dediler:

-Ey öğretici sen doğru sözlüsün. Allah'ın yolunu hak ile öğretiyorsun ve kimseye de aldırış etmiyorsun. Çünkü sen insanların yüzlerine bakan biri değilsin. O halde bize söyle; bu konudaki görüşün nedir? Senin Kayser'e cizye ödemen câiz midir, değil midir?

Yesú (İsa) onların kötü niyetlerini anlayınca şöyle dedi:

-Ey kötülüğün tartışmacıları, beni ne için denemek istiyorsunuz? Bana cizye işlemini gösteriniz, bakayım” Bunun üzerine ona bir dinar takdim edilince, onlara şöyle dedi: “Peki, bu resim ve bu yazı kimindir?” Ona: “Kayser'indir.” dediler. O da şöyle dedi: “O halde Kayser'e ait olanı Kayser'e veriniz, Allah'a (cc) ait olanı da Allah'a veriniz.” Onun bu sözlerini işitince şaşa kaldılar, onu bırakıp gittiler.[8]

Görüldüğü üzere tahrif olmuş incilde yerin yönetiminin mahlûka, göğün yönetiminin halıka verildiğini ima eden ibareler ile Allah’a ve Rasulüne büyük bir iftira atılmıştır. Kilise Hristiyanlara bazı hukuki durumlar -evlenme, boşanma- hariç kayserin kanunlarının hükmetmesinin önünü açmış ve böylelikle inancı soyutluğa hapsetmiştir. Pratikte uygulanmayan bir akidenin gönüllerde yeşermesi mümkün olamamıştır ve adeta kayserin veya saptırıcı hevaperestlerin elinde bir oyuncağa çevrilip değersizleştirilmiştir. 

Bu kadar dar bir çerçeveye sıkıştırılan bir din Allah’ın (cc) insanların hayatının her alanına dokunsun, onların maddi ve manevi hayatlarını nizama soksun diye indirilen din ile tamamen ayrılmıştır. Zira Allah’ın (cc) rasulleri, dini, insanlar hayatlarını adalet ölçülerine göre idame etsinler diye tebliğ etmişlerdir:

“Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler.”[9]

Dinin gerçekleştirmek istediği bu adaletin temelinde en büyük hakikat olan tevhid inancı var. Fıtratında kulluk olan insanoğlunun önünde iki yol bulunmakta; fıtratında bulunan bu olguyu tevhid ile birleştirip ibadeti sadece yaratıcısına yönlendirmesi ve hayatın her alanına sadece Allah’ın (cc) müdahil etmesi ya da tevhid inancını bir tarafa bırakıp birden çok ilaha itaat ve ibadet etmesi. Kilisenin bu tutumu tevhid inancını derinden sarsmış oldu çünkü tevhid inancının temelinde yönetme ve itaat hakkının Allah’ın (cc) olması varken, kilise, Kayseri ve torunlarını[10] bu hususta Allah’a ortak olmasına ses çıkarmadı. İşte böylece başlamıştı batı toplumunun zelilliği ve aristokrat tabakasının altında ezilmesi, çünkü Allah (cc) insanı tevhid ile yüceltmiş kilise ise şirk ile bataklığa itmiştir.  

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”[11]

İşte bu durum tevhide sıkı sıkıya bağlı olan insanın durumudur. İnsan ancak rabbini birlediği zaman şeref sahibi olur. Kilise helal ve haram yetkisini Allah’tan başkasına vermesi ile birlikte Meryem oğlu İsa’nın (as) tebliğ ettiği sahih akideye teslis ve İsa (as) ilahlaştırılması gibi daha da çirkin inançlar da ekleyerek esfeli safilin zümresine dâhil oldu.

Konstantin gibi despot bir yöneticinin Hristiyanlığı romanın resmi dini olarak kabul etmesinin ardında yatan en büyük sebeplerden bir tanesi, Hristiyanlığın pagan dinlerinden âdete ayıracak bir özelliğinin kalmamış olmasıdır. Çünkü kabul ettiği bu yeni din, onun devleti kendi heva ve hevesine göre yönetmesine ses çıkarmıyor yani onun ilahlığını meşru sayıyor.

Devam edecek inşaallah…

Velhamdulillah


 


[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Laiklik

[2] Allah (cc) bütün misallerden üstündür.

[3] (5/Maide 116)

[4] (9/Tevbe 31)

[5] (2/Ali İmran 50)

[6] (4/ Nisa 105)

[7] (5/ Maide 47)

[8] (Matta İncili, 23/14-23)

[9] (57/Hadid 25)

[10] Günümüz tağutları

[11] (17/İsra 70)