Bir Kimsenin Şefaat Etmesi Umulan, Yaşayan ve Kişinin Yanında Hazır Bulunan Birinden Şefaat Talep Etmesi Büyük Şirk midir?

Geçen ay, hayatta olan ve gaipte değil de hazırda bulunan kimseden şefaat talep etmenin, caiz olduğunu söyleyenlerin görüşlerini, delillerini inceledik ve bu görüşlere yapılan itirazları aktardık. Bu ayki yazımızda ise, yukarıda aktardığımız şekil de şefaat talep etmenin kişiyi dinden çıkartan büyük şirk olduğunu savunan kimselerin görüşlerini ve delilerini inceleyip bu görüşlere ulemanın yaptığı itirazları aktaracağız.

İkinci görüş:

Hazırda (yani kişinin yanında) olan ve şefaat etmeye hak sahibi olması umulan (şehit olması gibi) bir kimseden Kıyamet günü için şefaat talep etmek büyük şirktir.

Bu görüş doğruya en uzak olan görüştür.

Bu görüş sahiplerinin delilleri:

Birince delil:

Kur’an’ı kerimde şefaatin sadece Allah’a (cc) ait olduğuna dair ayetler sabit olmuştur;

De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği O’na aittir. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”[1]

 O (Kur’ân’la) Rablerinin huzurunda toplanacaklarından ötürü korkan (müminleri) uyar. Onların (Allah’ın) dışında ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. (Onları Kur’ân’la uyar ki) korkup sakınsınlar.[2]

Er-Rahmân’ın katında söz almış olanların dışında, hiç kimse şefaat yetkisini elinde bulundurmayacaktır.[3]

Bu hususa şu şekilde itiraz edilir:

Bir kimsenin, şefaatin fayda vermesinin ancak Allah’ın izin vermesi ve razı olması ile tahakkuk edeceğine inanarak, kıyamet gününde şefaatçi olması için -hayatta ve hazır olan- başka birinden Allah’a (cc) dua etmesini istemesi, Allah’ı (cc) başka biri ile ne zatında ne sıfatlarında ne isimlerinde ne fiillerinde ne de haklarında başkasına eşit tutmuş olduğu anlamına gelmez.

Böyle yapan bir kimse dua istediği kimseye, (şartlar yerine gelip engellerde ortan kalktıktan sonra etkisinin ortaya çıkması ve meydana gelmesi ancak Allah’ın (cc) meşietine bağlı olan) “sebep” muamelesi yapmış olmaktadır.

Bu husus ile, mahluka müsebbip (yegâne sorumlu) muamelesi yapmış ve ondan ihtiyacını istemiş ya da ölüye veya gaipte olan bir kimseye ihtiyacını gidermesi için yönelmiş olan kimsenin durumu tamamen farklıdır.

Yaratılmıştan şefaat talep eden kimseye şirk hükmü vermek, şefaat edenin Allah’ın (cc) izni olmaksızın şefaat ettiğine inanmasına yani; şefaat edenin Allah’ın (cc) hükmüne karıştığına ve O’na (cc) emrinde ortak olduğuna itikat etmesine bağlıdır. Ya da ölüden ve gaipte olan bir kimseye ihtiyacını Allah’a (cc) iletsin diye yönelme durumunda da -bu, o kimselerin Melik’in (cc) destekçileri ve yardımcıları olduğu anlamı taşır- şirk hükmü verilir.

De ki: “Haydi! Allah’ın dışında (ilah olduğunu) zannettiklerinizi çağırın (bakalım)!” Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca sahip oldukları bir şey yoktur. O ikisinde bir ortaklıkları da yoktur. (Allah’ın) onlardan yardımcı/destek edindiği kimse de yoktur.

O’nun katında izin verdikleri dışında, hiç kimsenin şefaati fayda sağlamaz. (Meleklerin) kalplerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Cevap olarak hep beraber:) “Hak olanı söyledi. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy, (en büyük olan) El-Kebîr’dir.” derler.[4]

Şeyhülislam İbni Teymiye (rh) şöyle söylemiştir: “Allah (cc) kendisi dışında dua edilenlerin semavat ve yeryüzünde zerre miskal bir paylarının olmadığını, mülkünde ortaklığının olmadığını ve hiçbir şeyde O’nun (cc) yardımında olmadıklarını haber vermiştir. Başkasının hak sahipliğini ispat eden bu üç vecih şu şekillerde olmakta: ya bir şeye malik/her şeyin sahibi olması ve mülkünde müstakil olması ya da mülkünde ortak olmasıyla ki bunda ona denk olma durumu vardır. Ya da ne o ne de bu olan; arkadaşına, vezir, yol gösterici, öğretmen destekçi gibi yardımcı olması suretinde olmaktadır. Allah (cc) semavatta ve yer yüzünde kendisi dışında kimsenin zerre miktarınca bir mülkiyeti olmadığını, başkasının kedisine az veya çok ortak olmadığını ve hiçbir şeye sahip olmadıklarını beyan etmiştir. Ayrıcı insanların hiçbir ortaklığı ve Allah’a (cc) yardım etmesi söz konusu değildir. O’nun ne bir veziri ne istişare edeceği birisi ne de yardımcısı vardır.”[5]

Müşrikler, şefaat edecek olan kimsenin, Allah’ın (cc) emrinin olmasına engel olduğunu ve böylelikle Allah’la (cc) zıtlaşma ve çekişmenin olduğunu tasavvur ediyorlar. Bu manaya yakın şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:

İbni Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Kimin şefaati[6] Allah’ın (cc) hadlerinden bir haddi engeller ise o kimse Allah’a savaş açmış ve emrine muhalefet etmiş demektir.”[7]

Menfi/olumsuz ve müspet/olumlu şefaatlerin arasındaki farkı bilmek şu hususu açığa çıkartıyor: Bir kimse, Allah’ın (cc) uluhiyette ve rububiyette tek olduğuna itikat edip sonra da şefaatin ancak Allah’ın (cc) izni ile olacağına itikat ederek, yaşayan ve yanında hazır olan bir kimseden bu şefaati talep eder ise müşrik olmaz.

Allame İbni Kayyım (rh) şöyle söylüyor:

“Allah (cc), onların ve onlar gibi olan müşriklerin inandıkları; Allah’ın (cc) izni ve rızasına bakmaksızın, (aracıların bizzat) zatlarından ve nefislerinden bir fayda elde etmek ya da zararı def etmek için, Allah (cc) katında aracı olanların, dilediği kimseye yaptıkları şirk olan şefaati reddetti. İşte Allah’ın (cc) reddettiği şefaat budur. Bu şirkin aslı ve şirk binasının kedisi ile kaim olduğu temeldir. Ayrıca şirkin kedisinde gizlendiği barınaktır.”[8]

Müspet/Caiz olan şefaat ise şefaat edenin -aracı olanın- kendisinden şefaat talep edilene yönelttiği duadır. Şefaat talep eden kimsede şefaat edenin isteğine kendi isteğini katmasını istemekte ve kendisine şefaat edeni aracı kılmaktadır.

Bütün bunlara ilaveten; bu şekilde, şefaat talep etmek “büyük şirktir” sözü, Rasulullah’ın (sav) risaleti hakkı ile tebliğ edemediği anlamına gelen, düşüncesizce söylenmiş bir söz ve tehlikeli bir durum ortaya çıkartmaktadır. Çünkü böyle bir talep şirk olması ile birlikte, nasıl olurda nebi (sav) özrü ortadan kaldıracak şekilde bunu beyan etmemiş olsun. Ya da buna götürecek yolları kapatmamış olsun. Bilakis bu talebin meşru olduğunu söyleyenlerin delilerinde, Rasulullah bazı suretlerde bu talebe benzer olan talepleri ikrar ettiği görülmekte.

Malumdur ki şeriatın, şirke götürecek şeylerin önünü kapatması usulündendir. Rasulullah (sav) şirkin suretlerini barındıran şeylere karşı çok açık ve ince ibareler ile uyarmıştır. Mesela Allah’ı (cc) başkası ile birlikte tesniye/ikilik zamirinde zikretmeyi ya da Allah’ın (cc) meşiyetini eşitlik anlamında olan atıf harfleri ile başkalarına atfetmeyi ve buna benzer şeyleri yasaklamıştır. Rasulullah’ın (sav) bu şekilde hassas davranmasının sebebi emaneti hakkı ile tamamlaması ve risaleti tebliğ etmesinden kaynaklanmaktadır.

Adi bin Hatem’den (ra) rivayet edildiğine göre bir adam Rasulullah’ın (sav) yanında hutbe verdi ve şöyle söyledi: “Kim Allah’a (cc) ve Rasulüne (sav) itaat ederse doğruyu bulur. Kimde o ikisine isyan ederse sapıtır.” Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle söyledi: “Sen ne kadarda kötü bir hatipsin. Şöyle söyle: Allah (cc) ve Rasulüne (sav) isyan ederse.”[9]

Aynı şekilde sahabe efendilerimizin, şirke ve şirke götürecek şeylere karşı çok hassas olmaları ve hatta kendileri dışında kimsenin aklına gelmeyecek şirkin çeşitlerinden sakındırmaları göstermektedir ki; şayet bu husus genel şirkin suretlerinden birinin içine girse idi kesinlikle bu hususta ümmeti uyarmaktan geri durmazlardı.

Birde dikkat edilir ise İlim ehlinden hiçbir kimse asırlar geçmesine rağmen bu talebin büyük şirk olduğunu söylememiştir. Bilakis kimi imamlar tartışılan bu konu ile alakalı rivayetlerde bulunmuşlar, ancak en ufak bir şekilde bu hususun büyük şirk olduğu ile alakalı bir uyarıda bulunmamışlardır.

İmam Ahmed’in (rh) oğlu İmam Abdullah (rh) Atiyye el-Avfiye’den fadaili’s-Sahabe kitabında iki yerde tahric ettiğine göre Kab el-Habr Abbas’ın (ra) elinden tuttu ve şöyle dedi: “Onu (duayı) kıyamet günü şefaat etmek için sakla.”[10]

Kadı İyad (rh) şöyle söyledi: “Kab’dan (ra) rivayet edildiğine göre Kab: “Muhammed’in ashabının her birinin şefaat etme hakkı vardır” demiştir ve Muğire bin Nevfel’den kıyamet günü kedisine şefaat etmesini istemiştir.”[11]

İmam İbni Cevzi (rh) şöyle söyledi: "Bize İbni Ebi Kudama eş-Şami'nin şöyle söylediği ulaştı: "Bazı gazvelerde emirdim… Savaş gününün sabahında birde baktım bir çocuk safların önünde savaşıyor… O (çocuk): "Ey Ebu Kudame bana üç adet ok borç ver" dedi. Ben de ona: Bu vakit borç verme vakti mi hiç?” dedim. Yanımdan ayrılmadan ısrar etmeye devam etti. Bende “Allah (cc) seni şehadet ile şereflendirir ise senin şefaatine nail olma şartı ile veririm dedim."[12]

İkinci delil:

Caiz olan müspet şefaatin, iki şartından bir tanesi yerine gelmez ise fayda vermez ve böylelikle şirkin eş anlamlısı olan menfi yani caiz olmayan şefaat olmuş olur. 

O’nun izni olmadan kim O’nun yanında şefaat edebilir?[13]

O gün, Er-Rahmân’ın izin verip sözünden razı oldukları dışında, hiç kimsenin şefaatinin bir faydası olmayacaktır.[14]

  O’nun izni olmaksızın hiç kimse şefaat edemez.[15]

Göklerde nice melekler vardır ki -Allah’ın dileyip razı olduğu kimse için izin vermesi dışında- onların şefaatlerinin hiçbir faydası yoktur.[16]

İtiraz ve Cevap:

Bu ayetlerde varit olan ret, faydanın hasıl olması ile alakalıdır. Bu ayetlerde (şefaat) talebinin ret edilmesi yoktur. Şirk olan şefaatin vuku bulması imkansızdır. Şer-i olan şefaatin vuku bulması mümkündür, ancak fayda vermesi için iki şartı yerine gelmesi gerekir:

Birincisi: Allah'ın (cc) şefaat edene izin vermesi.

İkincisi: Allah'ın (cc) kendisi için şefaat edilenden razı olması.

Allah’ın (cc), birtakım kimselere razı olmadığı kişiler için şefaat etme izni vereceği, sünnette varit olmuştur. Bu durumda bu talebe şirkin eş anlamlısı olan menfi şefaat denemez. Bilakis buna fayda vermeyen şefaat denir.

Müminlerin kendilerine izin verilmeyen kimselerden büyük şefaati talep edecekleri de sabit olmuştur. Yani anlaşılacağı üzere, şefaat meşru yollar ile talep edildikten sonra şartlarından bir tanesi bozulur ise bu talep şirk olmaz, sadece fayda vermez.

Ebu Hureyre (ra) Rasulullah'ın (sav) şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

İbrahim (as), kıyamet günü babası Azer’le karşılaşır. Azer’in yüzünde toz-duman vardır. İbrahim (babasının bu haline üzüldüğü için): “Ben sana, bana isyan etme, demedim mi?” diye çıkışır. Babası: “Bugün artık sana isyan etmem.” der. Bunun üzerine İbrahim (as),

'Ya Rabb! Kıyamet günü beni perişan etmeyeceğine dair söz vermiştin. Şimdi babamın rahmetten uzak kalmasından daha büyük bir perişanlık var mı?' diye Allah’a (cc) şikâyette bulunur.

Allah ise, “Muhakkak ki ben cenneti kâfirlere haram kıldım.” diye cevap verir.

"Sonra Hz. İbrahim’e 'ayaklarının altına bakması' söylenir. Hz. İbrahim bakar ki orada pis kokan çamura bulaşmış bir Ayı görür. Derken, kol ve bacaklarından tutulup cehenneme atılır.”[17] 

Enes ibni Malik (ra) şefaat hadisi diye bilinen hadiste Rasulullah’ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ey Rabbim! Bana Lâilâhe illallâh diyenlere şefaat etmem için izin ver!" diyeceğim. Allah (cc):

"Bu hususta yetkin yok! -veya: Bu hususta sana izin yok! - Lakin izzetim, celalim, kibriyam ve azametim hakkı için Lâilâhe illallâh diyenleri de ateşten çıkaracağım!" buyuracak."[18]

Kadı İyad (rh): "yani şefaat edenin şefaati olmaksızın onlara ihsanda bulunacağım" manasındadır demiştir.

Bu iki hadiste de şefaat talebi olmuş ancak rızanın ve iznin olmamasından dolayı fayda vermemiştir. Bu talebe şirk denemez.

Enes’ten (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Müminler kıyamet günü bir araya getirildiklerinde: "Rabbimizden şefaat istesek de bizi şu yerden kurtarsa" derler. Daha sonra Adem'e (as) gelirler: Sen beşeriyetin babası Adem'sin (as). Allah (cc) seni kendi eliyle yarattı. Melekleri sana secde ettirdi ve sana her şeyin isimlerini öğretti. Rabbine bizi bu durumdan kurtarması için bize şefaatçi/aracı ol, derler. Onlara; ben buna ehil değilim, cevabını verir ve yaptığı hatalarını zikreder.” [19]

Bu hadiste görüldüğü gibi şefaat talebi kesin olarak izin verilmemesine rağmen talep meşru bir şekilde vaki olmuştur. Bu talebe şirk denemez. Çünkü bu durumda şefaat talep edenin, tevhid inancında en ufak bir sıkıntı yoktur. Bu durumda olanları tekfir eden bir kimsenin, fayda vermesini umduğu sebeplere sarılan herkesi tekfir etmesi gerekir ki buna benzer durumlar kıyamet günü bazı peygamberler içinde vaki olmuştur. Peygamberler Müminleri, Allah’ın (cc) izninden sonra şefaatinin fayda vereceğini umdukları kimselerden büyük şefaati talep etmeye yönlendirmişlerdir. Ancak bu yönlendirdikleri kimseler hakkında şefaat etmeye hak sahibi olduklarına dair bir ayet varit olmamıştır. İşte bu durum onların tevhidini bozmamıştır.

Allame İbni Kayyım (rh) şöyle söylemiştir: “Allah (cc), ancak kendisinin (cc) izin vermesi ve şefaat edilenin fiillerinden ve sözlerinden razı olmasıyla gerçekleşecek olan şefaati kabul etmiştir. Bu şefaate ancak saf tevhid inancı ile ulaşılır… Bu konudaki sözler üçe ayrılır; Birincisi: Saf tevhid inancı ve sebeplere sarılma. İşte bu şeriatın kendisi ile geldiği şeydir. Ve aynı zamanda vakaya uyan görüş budur. İkincisi: Sebepler hususunda mabudu (Rabbe) ortak tutmaktır. Bu durum farklı farklı sınıflara ayrılsalar da müşriklerin durumu gibidir. Üçüncüsü: tevhide getirebileceği zararlardan korunmak için sebepleri tamamen inkâr etmek. Tahrif edenler bu yerilmiş son iki taraftır. Bu kimseler ya sebepler ile tevhidi bozmakta ya da tevhidi korumak için sebepleri inkâr etmektedirler. Hak ise bunların dışındaki görüş olan tevhid ve sebepleri ispat etme görüşüdür.”[20]

Üçüncü delil:

Kendisine şefaat izni verilmeyenlerden şefaat talep eden kimse, Allah’ın (cc) dışında şefaatçi edinmiş ve böylelikle şefaat talep ettiği kimse onun ilahı olmuştur. Bunu yapan kimsede müşriktir.

Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve: “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.[21]

 (Allah’a) ortak koştuklarından hiçbiri onlara şefaatçi olmayacak, hatta ortaklarını inkâr edeceklerdir.[22]

 Yoksa Allah’ın dışında şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar (şefaat yetkisine) sahip olmasalar ve (sizin onlara olan ibadetinize) akıl erdiremeseler dahi (yine de onları şefaatçi mi edineceksiniz)?”[23]

İtiraz:

Sünneti mutahhara da müminlerin, sadece nebimize (sav) has olan büyük şefaati Allah’ın (cc) kendilerine şefaat için izin verip vermeyeceği ile alakalı bir bilginin varit olmadığı diğer nebilerden de talep ettikleri sabit olmuştur. Bilakis bazı peygamberler, insanları kendisi hakkında nas olmayan kimselerden şefaat talep etmeye yönlendireceklerdir. Bütün bunlara rağmen bir Müslüman Adem’in (as), İbrahim’in (as), Musa’nın (as) ve müminlerin büyük şirke düştüğünü -Allah’a sığınırız- söyleme cüretinde olamaz.

Enes İbni Malik’in (ra) Rasulullah’tan (sav) rivayet ettiğine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur:

"Müminler kıyamet günü bir araya getirildiklerinde: "Rabbimizden şefaat istesek de bizi şu yerden kurtarsa" derler. Daha sonra Adem'e (as) gelirler: Sen beşeriyetin babası Adem'sin (as). Allah (cc) seni kendi eliyle yarattı. Melekleri sana secde ettirdi ve sana her şeyin isimlerini öğretti. Rabbine bizi bu durumdan kurtarması için bize şefaatçi ol, derler. Onlara; ben buna ehil değilim, cevabını verir, yaptığı hatalarını zikreder ve utanır.

Nuh’a (as) gidin çünkü O yeryüzü ehline ilk gönderilen resuldür, der. Nuh’a (as) gelirler. Nuh (as) onlara benim buna yetkim yok! der ve ilmi olmadığı şey hususunda rabbinden istekte bulunmasını zikreder ve utanır.

Halil’ur-Rahman’a gidin der ve giderler. O da benim buna yetkim yok! Musa’ya gidin, çünkü o Allah’ın kendisi ile konuştuğu ve Tevrat verdiği bir kuldur der.

Musa’ya (as) giderler o da benim buna yetkim yok ben kısas olmaksızın bir kişiyi öldürdüm der ve rabbinden utanır. İsa’ya gidin çünkü o Allah’ın kulu, resulü, kelimesi ve ruhudur, der.

Onlarda İsa’ya (as) giderler. İsa benim buna yetkim yok! Muhammed’e (sav) gidin zira o Allah’ın gelmiş ve geçmiş günahlarını bağışladığı bir kuldur, der. Onlar da gelirler. Bende Rabbimden izin almak için giderim ve O’da (cc) bana izin verir.” [24]

Dördüncü delil:

Bu istek mahlukun güç yetiremeyeceği bir şeyi talep etme konusuna dahildir.

Mahlukattan güç yetiremeyeceği bir istekte bulunan kimse müşriktir.

İtiraz:

Yaratılmıştan hiç güç yetirmesi mümkün olmayan bir şeyi isteyenle, güç yetiremediği ama güç yetirmesi mümkün olan bir istekte bulunanın arasında benzerlik olabilir mi? Birinci husus şirktir, ikincisi ise şirk değildir.

Şefaat talep eden kimse, şefaat talep ettiği kimseye yönelip ondan cenneti, affedilmeyi ve buna benzer sadece Allah’ın (cc) güç yetirdiği ve O’nun dışında kimsenin güç yetiremediği hususları istememektedir ki şu ayetin muhatabı olsun:

Allah’ı bırakıp da sana fayda ve zarar vermeyecek olan varlıklara dua etme! Şayet böyle yaparsan hiç kuşkusuz, zalimlerden/müşriklerden olursun.[25]

Yine böyle bir talepte bulunan kimse, gaipte olan veya ölmüş birisinden duasını Allah’a (cc) iletmesini istememiştir ki şu ayetin muhatabı olsun:

Hiç şüphesiz, mescitler Allah’ındır. (O hâlde), Allah’la beraber başka bir (ilaha) dua etmeyin.[26]

(Yanında hazır olan ve yaşayan kimseden) Böyle bir istekte bulunan birisi beşer için mümkün olan bir şey istemiştir. Bu istek de şayet Allah (cc) ona bunu takdir ederse Allah’a dua etmesini istemesidir. Sahabelerden ve tabiinden bazılarının, birbirlerinden ancak ahirete intikal ettiklerinde güç yetirebilecek bazı isteklerde bulundukları sabit olmuştur. Hiç kimse -Allah cc korusun- bu durumu ne büyük ne de küçük şirk olarak addetmemiştir.

Süleyman bin Faris’den sahih olarak rivayet edildiğine göre O, Abdullah bin Selam ile karşılaştı ve onlardan biri arkadaşına; “şayet rabbin ile benden önce karşılaşır isen benim ile buluş ve ne ile karşılaştığını bana bildir. Şayet ben senden önce karşılaşırsam senin ile buluşur ve sana ne ile karşılaştığımı haber ederim” dedi. Onlardan biri vefat etti ve arkadaşını rüyasına girip O’na “tevekkül et ve müjdelen, çünkü ben tevekkül gibi (fayda veren) bir şey görmedim” Dedi.[27]


[1] 39/Zümer, 44

[2] 6/Enam, 51

[3] 19/Meryem, 87. Ayrıca bakınız: Secde, 4, Enam, 70, Zuhruf, 86

[4] 34/ Sebe, 22, 23

[5] Mecmu’l-Fetava, 8/519

[6] Aracılığı

[7] Sünen’i Ebu Davud, 5/450/3597

[8] Mefatih’u Daru’s-Sade, 2/269

[9] Sahihi Müslim, 3/12/1965

[10] Ahmed bin Hanbel fadail’s-Sahebe, 2/937/1803, 2/944/1824. Bu ikisi de Abdullah bin Ahmed bin Hanbel’in bu kitaba eklemesidir. Bu rivayet zayıftır.

[11] Eş-Şifa Bi-Tarif-i Hukuk’ul-Mustafa, 2/56

[12] Saffet'us-Sufuf, 2/363. Özetle.

[13] 1/Bakara, 255

[14] 20/Taha, 109

[15] 10/Yunus, 3

[16] 53/Necm, 26

[17] Buhari, 3350

[18] Buhârî, Tevhid 36, 19, 37, Tefsir, Bakara 1, Rikak 51; Müslim, İman 322, (193)

[19] Muttefekun aleyh; Sahihi Buhari, 9/148/7516

[20] Özetle Miftahu Darı’s-Saade, 2/269

[21] 10/Yunus, 18

[22] 30/Rum, 13

[23] 39/Zümer, 43

[24] Muttefekun aleyh; Sahihi Buhari, 6/17/4476, Müslim, 1/124/396

[25] 10/Yunus, 106

[26] 79/Cin, 18

[27] Abdullah ibni Mübarek zühde rivayet etmiştir, 1/143/428