Kitabında, iman ve ameli asla ayırmayan Allah’a hamd olsun. Salat ve selam cemaatle namaz kılmayanların evlerini yakmak isteyen nebinin, ashabının ve onlara güzellikle tabi olanların üzerine olsun.
Türkiye 99 yıldır laik bir ülkedir. Laikliğin ve demokrasinin bu ülkede nasıl yer bulup kökleştiğine baktığımızda aslında cumhuriyetten önce var olan İslam itikadının Rasulullah’ın (sav) bize tebliğ ettiği ve en hayırlı ilk üç neslin inancı ile aynı olmadığını görürüz. Cumhuriyet öncesi Osmanlı devleti mutasavvıf ve maturidi[1] (Mürcie) bir devletti. Özellikle lale devrinden itibaren saray ahalisi zevki sefanın içine daldılar ve İmanın gerektirdiği amelleri imandan saymayan ve zaten amel yapmaktan gocunan insanın gözünde, ameli daha da değersizleştiren irca akidesinin yaygın görüş olmasından dolayı salih amelleri terk ettiler. Bu sebeplerden dolayı bazı alimler mürcieyi anlatırlarken “hükümdarların dini” tabirini kullanmışlardır.
En-Nadr b. Şumeyl rahimehullah (v. 204) şöyle demiştir: "El-Me'mûn'un yanına girdim. Bana 'Nasılsın ey Nadr?' diye sordu. 'iyiyim' dedim. "İrcánın ne olduğunu biliyor musun?' diye sordu. Dedim ki: 'Hükümdarların keyfine uyan bir dindir. Onunla dünyalıkları adına bazı şeyler elde ederler. O ise onların dinlerinden eksiltir. Bunun üzerine bana 'Doğru söyledin' dedi."[2]
Tabi ki bu durum halkada yansıdı, kabirperstlik ve mistisizm daha da kök saldı. Cumhuriyet’ten önce sözde İslam devleti Osmanlıda, zina ve içki yaygınlaşmıştı. Haramlar veya bidatler çok rahatlıkla işlenir oldu.
Bugünün Türkiye’sinde ise artık her şeyi mubah gören ibahiyye mezhebi yaygınlaştı.
Peki bunca küfrün, fuhşiyatın ve zulmün temelinde yatan sebep ne?
İnsanlar nasıl oldu da her türlü çirkin fiili rahatlıkla yapar oldular?
Dahası bunca camiye ve hocaya rağmen neden küfür ve haram fiillere engel olunamıyor?
Allah’ın hakkı olan tevhidi yerine getirmenin ve yine O’nun hakkı olan küfürden sakınmanın kimsenin umurunda olmamasının sebebi ne?
İşte bütün bunların altında yatan ana sebeplerden biriside bu toplumun içine işlemiş ameli imandan görmeyen Mürcie akidesidir.
İRCA NEDİR?
Mürcienin sözlük anlamı:
Mürcie اِرْجَاءٌ (مرجئة) ircaun mastarından türemiş ismi failidir ve şu manalara gelmektedir:
· Erteleme/Erteleyen
· Tehir etme/Tehir eden
· Geriye bırakma/Geriye bırakan
“Dediler ki: “Onu ve kardeşini ertele. (Hemen cezalandırma!) Şehirlere toplayıcılar yolla.”[3]
Bu ayette irca kelimesinin lügat anlamı ile varit olduğunu görmekteyiz.
Terim anlamı:
Mürcie kavramı iki taife için kullanılmakta:
1-Ali (ra) ve Osman (ra) hükümlerini erteleyenler, Allah’a havale edenler. Yani O ikisine ne Müslüman nede kafir derler.
Bu irca ortaya atılan ilk ircadır. Cennet ile müjdelenmelerine rağmen Ali ve Osman (ra) hükmünü yani Müslüman/Haklı veya kafir/Haksız olup olmadıklarını Allah’a havale etmeleridir.
2-Ameli iman kavramından çıkartıp, hariciler gibi imanın artıp, eksilmeyeceğini söyleyenler. Yani onlara bu ismin verilmesinin sebebi imanın söz olduğunu söyleyip ameli sonraya bırakmalarıdır.
İrca fikrinin doğuşu
Ömer (ra) şehit edilmesi ile fitne kapısı aralanmış, Osman (ra) şehit edilmesi ile bu kapı ardına kadar açılmıştı. Bu süreçte sahabeler üç gruba ayrıldılar. Birinci grup Ali (ra) yanında duranlar, ikinci grup Ali (ra) muhalefet edip Osman (ra) katillerinin bir an önce bulunup cezalandırılmasını isteyenler, üçüncü grup ise tarafsız duranlar yani her iki tarafın hükmünü irca (erteleme) yapanlar.
Taberi, el-Ferrá er-Razi’den onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: "İbn Uyeyne'ye ircanın ne olduğu soruldu. Bunun üzerine o dedi ki: İrcanın iki manası vardır. Bir topluluk Ali'nin ve Osman’ın durumunu (Allah'a) ertelemiştir. Bu kimseler geçip gitmiştir. Bugünün Mürcie'sine gelince onlar imanın amel olmaksızın söz olduğunu söyleyen kimselerdir. Onlarla oturmayın ve yemek yemeyin."[4]
Taberi (rah) şöyle demiştir: "Mürcie'ye neden bu ismin verildiği hususunda söylenecek doğru söz şudur:
a) İrcânın manası daha önce beyan ettiğimiz şeydir. Yani bir şeyi sonraya bırakmaktır. Dolayısıyla Ali'nin ve Osman'ın durumunu Rablerine bırakan, onları dost da edinmeyen, onlardan beri de olmayan kimse onların durumunu irca etmiş olmakta, yani Mürcie olmaktadır.
b) Ameli ve taati imandan sonraya bırakan, ircà etmiş olmaktadır; yani Mürcie olmaktadır. Yalnız şu var ki günümüze kadar gelip geçmiş, din meselelerinde ihtilaf edenlerin görüşleri hususunda bilgi sahibi kimselerin nezdinde bu isim daha çok iman söz olmaksızın ameldir diyen, şer'i buyrukların imandan olmadığı görüşünü benimsemeyen, imanı onun vacipliğini doğrulayan amel olmaksızın söz ile tasdikten ibaret gören kimseler hakkında kullanılmıştır.”
Sıffın vakasından sonra tahkim olayı ile birlikte Ali ve Muaviye (ra) tekfir eden hariciler ile Ali (ra) sevgide aşırıya giden Şia ortaya çıktı. Üçüncü grup ise Ali’yi (ra) aşırı derecede tazim etmeye de karşıydılar, hariciler gibi tekfir etmeye de karşıydılar. İki taraftan beri olmamakla birlikte durumlarını Allah’a (cc) havale ediyorlardı.
Mesela hicrî 116’da vefat eden Kufe’nin kadısı Muharib bin Disâr ilk mürciedendi. İmam ez-Zehebi (rah) onun için şöyle der: “Ali ve Muaviye’nin durumunu Allah’a erteleyen, haklarında ne imanı ve ne de küfrü ispat etmeyen ilk mürciedendi.”
İslam tarihine baktığımız zaman ehli sünnet dışında kalan fırkaların ve akımların kendilerine muhalif fırkalara tepki olarak ortaya çıktıklarını görürüz. Mürcie fırkasının da ilk ortaya çıkmasının sebeplerinden birisi harici fırkasına karşı tepki olarak olmuştur. Haricilerin Ali’yi (r.a) tekfir etmeleri ve büyük günah işleyen müminleri de dinden çıkmak ile suçlamaları Mürcie fikrinin yeşermesine yol açtı.
Yine tarihe baktığımız zaman bir fikre tepki olarak ortaya çıkan fikirlerin hiç de sağlıklı olmadıklarına şahit olmaktayız. Bunun sebebi ise -Allah cc en doğrusunu bilir- tepkisel olarak ortaya çıkan fırkalar fikirlerini, muhalifi oldukları ve aslında yanlış olan fikrin üzerine bina ederek muhalefet etmeleridir.
Hariciler, imanın bir bütün olduğunu ve asla artıp eksilmeyeceğini iddia ettiler. Bu görüşe göre büyük günahlardan olan yalanı, söyleyen bir kimse imana zıt bir şey yaptığı için ve imanda artıp eksilmediğinden dolayı küfre girmiş, imanının hepsini kaybetmiştir. Mürcie fırkası da bu yanlış inancı -yani imanın artıp, eksilmeyeceğini- doğru kabul edip, fikir yapısını bir yanlışın üzerine bina edip başka bir sapmanın hatta daha büyük bir sapmanın önünü açmıştır.
Hariciler iman artmaz ve eksilmez diyerek her türlü haram fiili yapanları tekfir etmiş. Mürcieler ise iman artmaz ve eksilmez bütün inananların imanı eşittir diyerek ve haricilerin bu yanlışına düşmemek için ameli imanın kapsamından saymayarak her türlü haram veya küfür fiili işleyenlerin iman dairesinde oldukları iddiasında bulunmuştur. Mürcieler daha da ileri giderek büyük günah işleyen kimselerin imanının kâmil iman olduğunu bile söylemişlerdir.
Mürcie, lailaheillallah dendikten sonra ne yapılırsa yapılsın kişinin İslam’dan çıkmayacağını söylemektedir.
Bir diğer Mürcie fırkasına göre kişi yaptığı fiille isimlendirilmez. Yani şirk işleyen müşrik, küfür işleyen kafir olmamaktadır. Kafir olması için helal görmesi gerekir derler. Bir başkası da şöyle der: İman kalptedir. Ve imanın zıddı olan küfür de kalptedir. Söylenilen veya yapılan ameller şirk ve küfür olsa da kalpteki imana zarar vermez.
Ya da şu mesnetsiz sözleri söyler: Söz veya fiil, zatında şirk veya küfür olabilir ancak faili müşrik veya kâfir olmaz çünkü cahildir. Bir kere bilerek La ilahe illallah demiş olan bir kişi artık bilerek Allah’a ortak koşmaz. Ancak yaptığının şirk olduğunu bilmediğinden dolayı Allah’a ortak koşabilir. Bilmemesi ise onun için mazerettir.
Sünnet ehline göre Ameller tek bir mertebede değildir. Bilakis ameller farklı farklıdır; kimi ameller kişinin Müslüman olması için şarttır, kimi ameller ise daha iyi, imanı kâmil Müslüman olması içindir. Bununla birlikte kanun koyucunun yasakladığı ameller de tek mertebede değerlendirilmemiştir. Haram olan bazı ameller kişinin imanını bozar ki bu amellere büyük küfür denmiştir, bazı haram ameller ise kişinin imanın kökünden yıkmaz ancak azaltır, bu amellere de küçük küfür denmiştir.
İMAN İTAAT İLE ARTAR VE MASİYET İLE EKSİLİR
Ehli sünnet ve’l-Cemaat ise ‘amel imandandır, İman artar ve eksilir, her kulun iman derecesi yaptığı ameller derecesindedir ve asla eşit değildir’ der. Ancak bununla birlikte büyük günah işleyeni hariciler gibi tekfir etmez, fasık olma vasfını verir. Küfür fili işleyen birine ise mürcienin aksine ameli imanın bir cüzü olarak gördüğü için kafir olma vasfını verir.
İbn Receb şöyle demiştir:
"Bu meseleler; yani İslam, iman, küfür ve nifak ile ilgili meseleler çok önemli meselelerdir. Zira Allah saadeti, şekâveti, cenneti ve cehennemi hak etmeyi bu isimlere bağlı kılmıştır. Bu isimlerin müsemmaları hususunda ortaya çıkan ihtilaf bu ümmet arasında ortaya çıkan ilk ihtilâftır. Şöyle ki Hâriciler masiyet işleyen muvahhidleri İslam'ın tamamen dışına çıkararak, onları küfür dairesine sokarak, onlara kafir muamelesi yaparak, böylece Müslümanların kanlarını ve mallarını helal sayarak Sahabe’ye muhalefet etmişlerdir. Onlardan sonra Mutezile'nin muhalefeti ve ‘iki konum arasında bir konum' şeklindeki sözleri ortaya çıktı. Sonra Mürcie'nin muhalefeti ve 'Fasık, imanı kâmil bir mümindir' şeklindeki sözleri ortaya çıktı. Alimler önceden beri bu meseleler hakkında birçok kitap kaleme almışlardır."[5]
İmanın artıp eksileceğinin delilleri
Kur’an’dan delili:
“Müminler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığında kalpleri ürpertiyle titrer, O’nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.”[6]
“Onlar ki: “İnsanlar sizinle (savaşmak için) toplandı. Onlardan korkun.” denildiğinde imanları arttı ve dediler ki: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.”[7]
Bu ayetler ve daha başkaları imanın artacağının apaçık delilidir. İmanın azalacağının delilleri ise kadınların aklının ve dinlerinin noksan olduğunu bildirildiği hadis ile meşhur şefaat hadisinde geçen kalbinde zerre miskali iman olanın cehennemden çıkacağının bildirildiği hadis imanın azalacağının delilleridir.
Alimlerin bu husustaki sözleri:
İmam Evzai’ye (rh) iman artar mı? Diye soruldu. “Evet, dağlar kadar olana dek artar” dedi. (Ravi) dedi ki: “Peki azalır mı? Diye sordum. “Evet, kendisinden bir şey kalmayıncaya dek azalır” dedi.[8]
Süfyan b. Uyeyne (rh) “İman söz ve ameldir, artar ve azalır” demiş, kardeşi İbrahim b. Uyeyne’nin “Ey Ebu Muhammed, azalır deme” demesi üzerine de öfkelenip “Sus çocuk, o kendisinden bir şey kalmayana dek azalır” diyerek karşılık vermiştir.[9]
İbni Recep şunları söylemiştir: “İman kapsamına kalbin marifeti, söz ve amel girdiğine göre imanın artışı amellerin artışıyla, imanın azalması da amellerin azalmasıyla meydana gelir. Seleften birçok zat "Taatle artar, masiyetle azalır' diyerek bunu açık bir şekilde ifade etmiştir. İmanın sözün artışıyla artıp sözün azalmasıyla azalmasına gelince bu da tıpkı uzuvların ameli gibidir. Zira kişi Allah'ı ne kadar anarsa ve O'nun kitabını ne kadar okursa imanı o ölçüde artar. Diliyle zikretmesi üzerine vacip olan şeyleri terk ettiği zaman da imanı azalır. Kalbin marifetinin artıp azalmasının söz konusu olup olmadığı meselesine gelince, bu konuda iki görüş vardır... İkinci görüşe göre marifet artar ve azalır. Merruzi şöyle demiştir: 'Ahmed'e kalp ile Allah'ı bilmenin farklı derecelerde olup olmayacağını sordum. "Evet" dedi. "Bu artar mı?" diye sordum. "Evet' dedi. Bunu el-Hallâl ve 'es-Sünne' kitabında Ebû Bekr Abdulaziz Ahmed'den rivâyet etmiştir... Marifetin artışı iki şekilde açıklanabilir: Birincisi: Marifetin artışı Allah'ın isimlerinin, sıfatlarının, fiillerinin, meleklerin ve nebîlerin isimlerinin, onların özelliklerinin, onlara indirilen kitapların ve âhiret gününün tafsilâtını bilmekle olur. Bu tartışma götürmeyecek derecede açık bir meseledir. İkincisi: Vahdäniyet (Allah'ın birliği) hususundaki marifetin artışı vahdâniyetin delilleri hususundaki marifetin artışıyla meydana gelir. Şüphesiz vahdâniyetin delillerini sayıyla sınırlamak mümkün değildir. Zira kâinattaki her zerre Yaratıcının var ve bir olduğuna delâlet etmektedir. Bu deliller hususundaki marifeti çok olan kimsenin marifeti bu durumda olmayan kimsenin marifetinden çok olur. Nübüvvetleri, ahiret gününün kaderi ve gayba dâir iman edilmesi gereken diğer hususları bilmek de böyledir."[10]
İmanda istisna yapmak (İnşallah müminim demek)
İslam daha çok zahir ile alakalı iman ise kalp ile alakalıdır. Sünnet ehline göre imanın tek bir mertebesi olmadığı ve artıp eksildiği için kişi “müminimin inşallah” veya “mümin olduğumu umarım” gibi ibareler ile imanını tanımlar. Bunu sebeplerinden bir tanesi de mürcienin iddiasının zıttı olarak, her iman kâmil olmadığı için ve kişi nefsini temize çıkartmaktan korkuttuğundan dolayı bu şekilde cevap verir.
Harb el-Kirmâni (rah) içerisinde âlimlerin icmasını naklettiği akidesinde (4-5) şöyle demiştir: "İstisnanın şüphe olmaması şartıyla imanda istisna yapılır. Bu âlimler tarafından uygulana gelen bir sünnettir. Kişiye 'Sen mümin misin?' diye sorulduğu zaman İnşallah müminim' ya da 'Mümin olduğumu umarım' ya da 'Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman ettim' der."
El-Acurri (rah) şöyle demiştir: "Allah size rahmet etsin! İmanının Cibril'in ve Mikail’in imanı gibi olduğunu söyleyen kimsenin sözünden ve 'Ben Allah katında müminim, ben imamı kâmil bir müminim' diyen kimsenin sözünden sakının. Bütün bunlar ircâ ehlinin görüşleridir."[11]
İbn Batta (rah) şöyle demiştir: "Ancak şeytanın kalbine hükmettiği pis, Mürcie ve sapık bir adam imanda istisnaya karşı çıkar ve bunu kabul etmekten geri durur. Ondan Allah'a sığınırız."[12]
Mürcieler ise ehli sünnete bu meseleden dolayı “şüpheciler” olarak isimlendirmektedir. Bazı haddi aşan irca ehli ise imanda istisna yapanları riddet ile suçlamaktadır. Ehli sünnet imanda istisna yapmayı (inşallah demeyi) gerekli görmekle birlikte ameli imanın bir parçası görüp, iman artar ve eksilir diyen bir kimse imanda istisna yapmadığı zaman bütün bu bidatleri yapan Mürcie’ye yaptığı muameleyi yapmamıştır.
Abdullah b. Ahmed şöyle demiştir: "Babama Iman söz ve ameldir, artar ve azalır' dediği hâlde istisna yapmayan kimsenin Mürcie olup olmadığını sordum. 'Mürcie olmayacağını ümit ederim' dedi."[13]
Velhamdulillah
[1] Mürcie fırkalarına bir sonraki yazımda değineceğim inşallah.
[2] Tarihu Dımeşk, 33/30
[3] (26/ Şuara, 26)
[4] Tehnibul Asár'da (Müsned-i İbn Abbas, 976)
[5] Cămiul Ulumi vel Hikem"de (1/114)
[6] (8/ Enfal, 8)
[7] (3/Ali İmran, 173)
[8] el-Lalekai, 1030
[9] el-İman, el-Adeni, 28
[10] fethu’l Bari”de (1/9)
[11] eş-Şeria (2/687)
[12]el-İbânetu'l Kubra"da (1277)
[13]es-Sünne"de (586)