Allah’a Hamd Rasulüne Salat ve Selam olsun

Bir önceki yazımda kısaca mürcie fırkasının doğuşunu ve fikirlerini aktarmıştım. Fırkaların doğru anlaşılması için fırkaların doğduğu yıllarda yaşayan mutber ulemanın bu ekoller hakkında bakış açılarının incelenmesi çok yararlı olacaktır. Önderlerimiz mürcie fırkası ile alakalı, haklı olarak çok ağır eleştirilerde bulunmuşlardır.

Ulemanın Mürcie hakkında ki tasvirleri:

İrca Sonradan Ortaya Atılmış Bidatlerin Asıllarındandır

Tarih boyunca onlarca ekol ortaya çıkmış, kimisi varlığını halen sürdürmekte kimisi de tarihin tozlu sayfalarında kalmıştır. Ortaya çıkan bu ekolleri incelediğimizde, bu ekollerin temellerini dayandırdıkları ana fırkaların olduğunu görürüz. Bu ana fırkalara rafizilik, haricilik, kaderiyye ve mürcie fırkalarıdır. Sonradan ortaya çıkan her sapkın fırka rafizi, harici, kaderi ve mürci ekolden etkilenmiştir.  

Ehli Sünnet'ten birçok kimse ircânin sonradan ortaya atılan ve ümmetin kendileri üzere Nebi (sav)'in cehennemde olduklarını haber verdiği yetmiş iki fırkaya ayrıldığı bidatlerin asıllarından olduğunu ifade etmiştir.

“Ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılır, onlardan sadece biri kurtuluş ehlidir.” diye buyurdu. Bunların kimler olduğu sorusuna, “Bunlar cemaatte olanlardır.” buyurdu.[1] Diğer bir rivayette “Bunlar benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolda olan kimselerdir.” manasındaki ifadeye yer verilmiştir.

İbn Batta (rh) şöyle demiştir: "Allah sana rahmet etsin. Bil ki bütün bu fırkaların ve görüşlerin dört aslı vardır ve bunların hepsi haktan sapmış durumdadır. İslâm ve ehline karşı inat ederler. Hepsi dört asıldan dallanıp budaklanmakta, şubelere ayrılmaktadır. Hepsi bu dört asla râcidir. Sonra bunlardan farklı yollara dağılmaktadır. Onları hevalar ve çirkin görüşler sarıp sarmalamıştır. Sonunda sayılması mümkün olmayacak kadar fırkaya ayrılmışlardır. Kendileriyle bilindikleri ve kendilerine râci oldukları dört asıl bize Ebû Bekr en-Neccâd'ın Yûsuf b. Esbât'tan isnâdını zikrederek tahdis ettiği rivâyette geçmektedir: Bidatlerin asılları Ravâfid, Havâric, Kaderiyye ve Mürcie olmak üzere dörttür. Bundan sonra her bir fırkadan on sekiz tâife dallanıp budaklanır. İşte bunlar yetmiş iki fırkadır. Yetmiş üçüncü fırka ise Rasulullah'ın (sav) kendisi hakkında 'Kurtulacak olan odur' buyurduğu Cemaat'tir."[2]

Hafs b. Humeyd şöyle demiştir: Abdullah b. el-Mubârek'e "Bu ümmet kaç fırkaya ayrılmıştır?" diye sordum. Dedi ki: Asıl olan dört fırkadır ki bunlar Şîa, Harûriyye, Kaderiyye ve Mürcie'dir. Şia yirmi iki firkaya ayrılmıştır. Harûriyye yirmi bir firkaya ayrılmıştır. Kaderiyye on altı fırkaya ayrılmıştır. Mürcie de on üç fırkaya ayrılmıştır." "Ey Ebû Abdurrahmân, Cehmiyye'yi zikrettiğini işitmedim?" dedim. Bunun üzerine o "Sen bana sadece müslümanların firkaların sordun" dedi.[3]

İrcâ Mezhebi En Şerli ve En Habis Mezheptir Diyenler

Selef-i Sâlihîn Mürcie dininin hakikatini bildiklerinden dolayı insanlar için ondan diğer mezheplerden ve fırkalardan endişelendiklerinden çok endişelenmişlerdir. Bunun sebebi bu mezhebin toplumları ve dinleri ifsad eden bir özelliğe sahip olmasıdır. Zira onların nezdinde mümin ile fâsık arasında, sâlih ile tâlih arasında bir fark yoktur. Çünkü iman hususunda ameller hiçbir konumda yer almamaktadır. Namaz kılan da kılmayan da mümindir. Şarap içen ve oruç tutan eşittir. İman yönünden aralarında bir fark yoktur. Bunların hepsi onların nezdinde kâmil imana sahip müminlerdir ve onların imanı mukarreb meleklerin imanı gibidir.

Âcurrî (rahimehullah) şöyle demiştir: "Kim bunları söylerse Allah Teâlâ'ya büyük bir iftirâ atmış, hakka zıt olan ve bütün âlimlerin reddettiği bir şeyi söylemiş olur. Çünkü bunları söyleyen kimse 'Lâ ilâhe illallâh' diyen kimseye büyük günahlar işlemesinin ve fuhşiyât irtikâb etmesinin zarar vermeyeceğini söylemektedir. Ona göre bunlardan hiçbirine bulaşmayan takvå sâhibi salih kimse ile günahkâr kimse birdir! Şüphesiz bu reddedilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Yoksa günahları işleyenler kendilerini hayatlarında ve ölümlerinde iman edip sâlih amel işleyenler gibi kılacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar!" (Casiye, 21)”[4]

Ebû Sa'd ez-Zencânî (rh) Mürcie'nin fırkalarını ve aralarındaki ihtilafları söz konusu ettikten sonra şöyle demiştir: "Yine bazı görüş ayrılıklarının bulunmasına rağmen onlara göre kim kendilerinin iman dediği şeyi gerçekleştirirse, bundan sonra şeriatin emirlerinden hiçbir şeyi yerine getirmese bile, şeriatin sakındırdıklarının hiçbirinden sakınmasa bile o kimse cenneti hak eden ve cehennemden uzaklaştırılacak olan Allah dostu hakîkî bir mümindir. Terk ettiği (farzlar) ya da irtikab ettiği (haramlar) ona zarar vermez. Bu İslâm'da ortaya atılan büyük bir bidattir, vaadi ve vaîdi ibtâl etmektir, Kitab'ın ve Sünnet'in naslarına muhâlefet etmektir. Tevfik Allah'tandır."[5]

İbn Teymiyye " şöyle demiştir: "Hem onların hem de Mürcie'nin şöyle demesi gerekir: 'Kul hiçbir hayır işlemese de namaz kılmasa da akrabalık bağlarını gözetmese de doğru söylemese de işlemedik hiçbir büyük günah bırakmasa da konuştuğu zaman yalan söylese de söz verdiği zaman sözünde durmasa da kendisine bir şey emânet edildiği zaman hiyânet etse de yalan söylemekte, hiyânet etmekte, sözünde durmamakta israrcı olsa da Allah'a tek bir secde etmese de kimseye bir iyiliği dokunmasa da emâneti yerine teslim etmese de güç yetirdiği bütün yalanları söylese de bütün zulümleri yapsa da bütün fuhşiyâtı işlese de bütün bunlara rağmen imani kâmil bir mümindir, onun imanı nebîlerin ve sıddıkların imanı gibidir.' Evet, "Zâhirî ameller içteki imanın gerekleridir demeyen her kimsenin böyle söylemesi gerekir..."[6]

Görüldüğü üzerine bu mezhep zaten kötülüğe meyyal olan insana şer kapılarının anahtarını teslim ediyor. Bu sapkın görüşte olan topluluklar yaptıkları cürümlerden rahatsız olmayacak dereceye geliyor. Bunu sebebi, ne yaparsa yapsınlar imanlarına zarar verecek bir şeyin olmadığı görüşünde olmalarıdır. 

El-Evzai Şöyle demiştir: “İslam ehline şu ircadan daha zararlı bir bidat ortaya atılmamıştır.”[7]

Mürcie bu ümmetin yahudileridir

Said b. Cubeyr rahimehullah (v. 95) "Mürcie kıble ehlinin yahudileridir" demiştir.[8]

Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali b. el-Huseyn rahimehullah (v. 114) "Mürcie'nin yahudilere benzediği kadar gece geceye, gündüz gündüze benzemez" demiştir.[9]

Bu zatların Mürcie'yi yahudilere benzetmesinin sebebi Yahudilerin büyük günahları işleyip "Nasılsa bağışlanacağız" demeleri, Mürcie'nin de "iyiliklerimiz kabul edilecek, kötülüklerimiz de bağışlanacaktır" demeleridir.

Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Onlardan sonra Kitap'a varis olan öyle bir nesil geldi ki şu dünyanın değersiz malını alır, sonra da Nasılsa bağışlanacağız' derler. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu yine alırlar. Onlardan Allah hakkında ancak hakkı söyleyeceklerine dair Kitap'ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri de okumuşlardı. Ahiret yurdu takva sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmez misiniz? Kitap'a tutunup namazı kılanlara gelince biz ıslah edenlerin ecrini asla zayii etmeyiz."[10]

Saîd b. Cubeyr (rahimehullah) Allah Teâlâ'nın "Şu dünyanın değersiz malını alırlar” buyruğu hakkında "Günahları işlerler, sonra da nasılsa bağışlanacağız derler" demiştir.[11]

Ebu'ş Şeyh'in İbn Abbâs (radiyallahu anhuma)'dan tahriç ettiğine göre ona "Onlardan sonra Kitap'a varis olan öyle bir nesil geldi ki şu dünyanın değersiz malını alırlar” ayeti sorulmuş, o da şöyle demiştir: “Bunlar dünyaya yönelip onu(n malını) yiyen, Kur’an’ın ruhsatlarının peşine düşen, ‘nasılsa bağışlanacağız’ diyen, dünyalık olarak kendilerine sunulan her şeyi alan ve ‘Nasılsa bağışlanacağız’ diyen kimselerdir.[12] 

"Dediler ki: 'Ateş bize ancak sayılı günlerde dokunacak.' De ki: Allah katında bir ahit mi edindiniz? Öyleyse Allah ahdini bozmaz. Yoksa Allah hakkında bilmediklerinizi mi söylüyorsunuz?"[13]

İshâk b. Râhûye şöyle demiştir: "İbnu'l Mubârek Rey'e geldi. Abidlerden büyük ihtimâlle Hâricîler'in görüşünü benimseyen bir adam kalkıp onun yanına geldi ve 'Ey Ebû Abdurrahmân; zina eden, hırsızlık yapan ve şarap içen kimse hakkında ne diyorsun?' diye sorudu. İbnu'l Mubârek 'Onu imandan çıkarmıyorum' diye cevap verdi. Adam 'Ey Ebû Abdurrahmân, şu yaşında mürcii mi oldun?!" dedi. Bunun üzerine İbnu'l Mubârek şöyle karşılık verdi: "Beni Mürcie ile aynı kefeye koyma. Ben iman artar diyorum fakat Mürcie böyle söylemiyor. Mürcie "Hasenelerimiz makbuldür, seyyielerimiz de bağışlanacaktır" diyor. Ben hasenelerimin benden kabul edildiğini bilsem cennetlik olduğuma şehâdet ederim!"[14]

Mürcie fırkaları

1- Cehmiyye: İslam ulemasının bu dinden saymadığı, aklı naklin önüne alan Cehm b. Safvan’ın kurduğu temeli irca akidesine dayanan bir ekoldür. Cehmiyenin en belirgin düşüncesi imanı “Allah’tan gelen şeylerin tamamı hususunda kişide marifetin/kesin bir bilginin husul bulması” şeklinde tanımlamalarıdır. Bu tanıma göre herhangi bir küfür fiili kişinin marifetini ortadan kaldırmayacağı için imanına zarar vermez. Cehm, akılla nassın çatışması halinde aklın esas alınması ve nassın buna göre tevil edilmesi gerektiğini savunan ilk kelamcılardan biridir.

Günümüz mürcielerinin ekseriyeti cehmiye ekolündendir. Dini vicdanlara hapsetme ve sadece yaratıcı ile kulun arasında gizli olan bir inanç olduğu düşüncesinin temelinde de bu ekolün olduğunu söylememiz mümkündür.

 

2- Kerramiyye: Hicri üçüncü yılın başlarında ortaya çıkan ve Muhammed b. Kerram es-Sicistanî tarafından kurulmuş bir fırkadır. Bu ekolün başlıca görüşleri şöyledir:

· Allah’ın (cc) Bir cisim olduğunda ittifak etmişlerdir.

· Allah’ın (cc) Sıfatlarını tahrif ederek ispat ederler.

· Allah’a (cc) Yön ispat ederler.

· Allah’ın (cc) Dünyada dahi görülebileceğini söylerler.

· Kelime-i Tevhid’i söyleyen kişi “mü’min”dir, iman için kalbin tasdikine ve amele gerek yoktur. “Lâ ilâhe illallah” diyen kişi, kalbinde küfür taşısa bile mü’mindir (!) İman artmaz eksilmez ve imandan istisna yapılmaz.

 

Kerrâmiyye, ik­rarın bütün ruhlarca, “Evet, sen bizim rabbimizsin” (Araf/172) şeklindeki ilk ikrarla gerçekleştirildiğini, insanların İslâm’dan başka bir dine geçmedikleri sü­rece ebediyen devam edeceğini, bu ikrarı dünyada Kelime-i Şehadetle tekrarlayan herkesin İslâm ümmetinin bir ferdi ola­cağını belirtmiştir. Onlara göre amel ve iman ayrı şeylerdir; yani iman söz, ameller ise onun ilkeleridir. İman iyilik yap­makla artmaz, kötülük işlemek veya em­redileni terk etmekle de azalmaz. Peygam­ber dahi olsa bütün Müslümanlar iman bakımından eşittir. Çünkü her mümin gerçek mümin, her kâfir de gerçek kâfir­dir. İkisi arasında üçüncü bir konum yok­tur.[15]

 

3-Gaylâniyye. Şamlı Gaylan b. Mervan’a nispet edilen, imanı “Allah’ı bilmek, sevmek ve O’na itaat etmek, Hz. Peygamberin getirdiklerinin tamamını dil ile ikrar etmek” şeklinde tanımlayan bir fırkadır. İrcâ fikrini ortaya atan ilk şahıs budur.

Mürcieye nispet edilen diğer fırkalar ise şunlardır: Maturidiyye, Yunusiyye, Merisiyye, Gassaniyye, Tumeniyye

Değerlendirme

İnsanın batılda olsa gittiği yolu bilmesi ve farkındalık sahibi olması büyük bir nimettir. Ancak düşünce ve fikirlerinin temelinin hangi fırkaya veya ekole dayandığını bilmeden, bilakis kendini ehli sünnete nispet edip ehli sünnetin din dairesinde bile görmediği bir ekole mensup olduğunu bilmemek kadar acınası bir durum yoktur.

Mürcie hakkında aktardığımız bütün bu nakiller, asrımızda kendisini İslam’a ve sünnete nispet eden toplumların bulunduğu çatının irca çatısı olduğunu gösteriyor.

· Aklın, naklin önüne alınması

· Amellerin değersizleştirilmesi

· Şirkin yayılıp Tevhid inancının unutulması

· Ahlaki çöküş

İşte bütün bunların temelinde sünneti ve ehlini terk edip şeytanın yoluna tabi olmaktan başka ne var ki?

Öyle zor ve garip bir zaman da yaşıyoruz ki bütün akımlar ve fikirler adeta bir çorba misali iç içe girdi. Aslında bu durumun sebebi kişilerin kendilerini gitmedikleri yol ve tutunmadıkları metot ile isimlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Günümüz mürciesinden bazısı -ki en tehlikelisi bu grup- imanı amelden sayarak ve zahiren hayatlarında amele önem verdiğini insanlara gösteren taifedir. Ancak bu taife müteşabih naslara ve ilk dönem mürciesinin sahabe hakkında ki söylemlerine dayanarak, en azılı ve Allah’ın hakkını gasp etmiş tağutları bile tekfir etmekten kaçınmaktadır. Ancak onun tağutlara ve avanesine uyguladığı ircayı (erteleme), nedense muvahhidlere gelince asla uygulamamaktadır.  

Onlar, mazlum ve mustazaf Müslümanlara karşı sert ve katı tutumludurlar. En basit bir hata, yanlış ve günah sebebiyle onlara su-i zan beslerler, kasıt ve niyet gözetmeksizin tüm nasların zahirini onlara hamlederek kendilerinin fasık, mücrim hatta bazen de kâfir olduklarını söylerler! Ama onlar küfrün ve şirkin önderi olan tâğutlara ve onların dostlarına karşı son derece anlayışlı ve merhametlidirler. Onları savunur, haklarında hep tevile başvurur, hatta gerek aklın gerekse naklin kabul edemeyeceği şekilde tevil sahasını onlar için geniş tutarlar. Kasıt ve niyet şartı getiren tüm nasları onlara hamlederek kendilerinin itaat edilmesi vacip olan emir sahipleri olduğunu iddia ederler! Onlar bu tutumlarıyla aynı anda hem Haricîlerin hem de Mürcie’nin birçok özelliğini bir arada bulundururlar. Onlar için şöyle diyen kimse ne de doğru söylemiştir! “Onlar davetçilere ve kendileriyle aynı fikirde olmayanlara karşı Haricî, küfrün ve nifakın tüm özelliklerini kendisinde bulunduran tâğutlara karşı ise Mürciedirler.”[16]

Velhamdulillah

 


[1] (Ahmed b. Hanbel, 3/145; Zevaid, 6/226).

[2] "el-İbânetu'l Kubrá, (292)

[3] El-İbanetu’l Kubra, 295

[4] "eş-Şeria, (2/688)

[5] Sünnet'e dair yazdığı manzumesinin şerhinde (s. 106)

[6] Mecmûu'l Fetâvâ, (7/584)

[7] El-İman, Ebu Ubeyd, 77

[8] es-Sünne, Abdullah, 701

[9] El-Lalekai, 1815

[10] (A'râf, 169-170)

[11] Abdurrazzâk Tefsîri, 952


[12] "Ed-Durru'l Mensûr,(3/593)

[13] (2/Bakara, 80)

[14] Müsned-i İshak, 3/671 ; es-Sabuni, 110

[15] Geniş bilgi için bkz. “Şamil İslam Ansiklopedisi”, 25/294

[16] Abdu’l Mun’im Mustafa, “el-İntisâr li Ehli’t-Tevhid”, sf, 9.